CEDELLEŞME

Yüce ve yüceltici dinimiz, müntesibi bulunan Müslümanlara, birbi-rine zıt görüşlerle cedelleşmeyi yasaklamış bulunmaktadır. Böyle bir davranış, münakaşaya katılan taraflar ve dinleyiciler arasında menfi bir havanın doğmasına ve tarafların birbirine gücenmesine sebep olur. Di-ğer bir mahzuru da aksi görüşü savunan kimseye "bâtıl"ı müdafaa ve cerbezeli konuşma ile karşısındaki haklı bir şahsi susturmayı "zafer el-de etme" telakki ettirir.
Cedelleşmeyi terk etmek, her iki taraf için dinî bir vazifedir. Bilme-diği bir mevzuyu müdafaaya kalkışan kimse, münakaşayı ilk terk eden olmalıdır. Konuşulacak bahse âşinâ bulunan bir şahıs; dinî meselenin doğru olan tarafını, karşısındaki ferdin isabet ettiği cihetleri açıklamalı ve münasip bir ifade tarzı ile yanıldığı noktaları da hatırlatmalıdır.
Hakkı söyleme vazifesi yapılırken, gönül incitmemek değişmez prensibimiz olmalıdır. Muhatabımız doğruyu tasdik ve hakkı kabul et-miyorsa, böyle bir kimse ile dinî mevzularda münakaşaya girişmek câiz değildir. Cahil bir şahısla cedelleşmek, ilmin itibarını ayağa düşür-mek olur.
İlmî hakikatlara vâkıf olmayan kimselerin soruları ve arzu ettiği isti-kamette cevap alamayınca yapacağı itirazlar, kin ve öfkeden kaynak-lanmaktadır. Dindar bir müslüman, kindar bir şahsı kendisine muhatap olarak almamalıdır. Zira kin ve öfke zihnî melekeleri mâlül bulunan bir kimse, ne kadar güzel ve mantıkî cevap verilse, asla hakikatı kabule yanaşmaz. Bu sebeple, yeterli bilgisi bulunmayan kimselerin yanında ciddi mevzuları açıp da onların sual sormalarına fırsat vermemelidir.
Bilgili olduğumuzu göstermek gibi nefsânî bir hevesle açılan mü-nakaşada büyük âfetler gizlidir. Bu kabil çekişmeler; gösteriş, kıskanç-lık, kibir, düşmanlık, bencillik ve bâtılı müdafaa gibi pekçok kötülüklerin kaynağı bulunmaktadır. Böyle bir cedelleşmeye kendisini kaptıran bir Müslüman, bahsi geçen manevî hastalıklardan birine yakalanacak Olursa, fikir selametinden ve isabetli bir görüş sergilemekten uzaklaş-mış, ciddi mevzuları tahlil edip hükme bağlama kabiliyetini zaafa uğrat-mış olur.

İslâm dini, sulh ve müsâlemeti yerleştirmek üzere gönderilmiş bir dindir. Lüzumsuz çekişmeler, ömür sermayesinin boşa akıp gitmesine ve insanlar arasına düşmanlık tohumlarının serpilmesine sebep olur. Münakaşa yapmak suretiyle adaveti ortadan kaldırmaya çalışmak, benzinle ateş söndürmeye teşebbüs gibidir. Zira öfkenin karar ettiği kafadan akıl firar eder. Bundan dolayı Kur'an-ı Kerim, "Cahillerden yüz çevir" (39) emrini getirmiştir. Kâinatın yegane efendisi bulunan Pey-gamberimiz, "Muhâsım olarak söze devam etmekliğin, günah olarak sana yeter" (40) buyurmaktadır.
Yapılması kararlaştırılan bir münazarada muhatabın haksız, ken-disinin haklı veya onun sözünün yanlış, kendi ifadesinin doğru olduğu-nu isbat için münakaşa etmemeli, sadece doğru olan hükmü dile getir-me gayesini gütmelidir. Bu noktadan hareket eden kimseler, hakikatın karşısındaki şahsın konuşmasında veya kendi sözünde bulunması arasında bir fark gözetmezler. Münazarada mağlup duruma düşecek kimseyi mahcup etmemek için, yapılacak fikir mücadelesi kalabalık bir topluluk arasında yapılmamalıdır.
İlmî bir mubahasede ehliyetli birkaç kişinin hakemlik yapması ge-rekiyorsa bu heyetin konuşulacak mevzuya vâkıf bulunan kimseler arasından seçilmesine dikkat etmeli ve sayılan üç kişiyi aşmamalıdır. Böyle bir heyet, konuşmaların aşırılıklarını önleyecek ve fikir mücade-lesinin münazara ölçüleri içinde cereyan etmesini temin edecektir. Çünkü "İnsanlar içinde öylesi vardır ki ne bilgisi, ne istidlâl edecek bir senedi, ne de aydınlatıcı bir kitabı olmaksızın (sırf insanları) Allah yo-lundan saptırmak için mücadele ederler" (41).
Münazarayı kazanma pahasına bir dostu kaybetmek, aslâ kârlı bir iş değildir. İnsan unsurunun bilgisini artırmak düşüncesi, faaliyetlerimi-zin temelini teşkil etmelidir. Zira cedelleşme sırasında gücendirilen bir şahıs, asırlık bir çınarın çöküşü gibi, etrafına zararlı olur. Böylesine bir münazaradan kime ve ne gibi bir fayda hâsıl olmuştur.
Dinî meselelerin dışında kalan mevzularda doğruyu ve bunlar ara-sından en uygunu bulmak için, ehliyet sahibi insanları bir araya getirip fikirlerini alma yoluna gidilebilir. Böyle bir çalışmayı peşin verilmiş bir karara delil arama gayreti ile yapmamalı ve en makul fikirlerin birleştiği noktayı benimsemelidir. Mâşeri vicdanın kabulüne mazhar olmuş "Bârika-i hakikat, musâdeme-i efkârdan doğar" cümlesi, bu gibi fikir çalışmaları doğru ve geçerli sayılmıştır.
Cedelleşmek; kalp kırılması, öfke kabarması, hasedin körüklen-mesi ve dargınlıkların uzaması gibi hatâların aslî sebebi bulunmakta-dır. Horoz dövüşünü andıran bir fikir mücadelesi, her iki tarafa zarar verir. Bâtılı müdafaa ettiren veya bir din kardeşini gücendirmeye sebep olan çekişme, hiçbir kimseye fayda sağlamaz.
İslâm dininin aleyhinde konuşabilmek için müsait bir zemin ve za-man arayan din düşmanları ile cedelleşmeye girişmemelidir. Böyle bir teşebbüs, dinimizin düşmanı bulunan bir şahsın, İslâm dini aleyhine sözler sarfetmesine fırsat vermek olur. Yüce Rabbimiz bunların karak-terini tesbit eden bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Kâfir olan-lar, hakkı yerinden ayırmak için bâtıl (bir usûl) ile mücadele ederler" (42).
Müslümanların bu kimselere karşı takınacağı tavrı tesbit eden bir âyet-i kerime meâli ile mevzumuzu noktalamak istiyoruz: "Eğer seninle (din meselelerinde) mücadele ederlerse de ki: Allah, ne yapmakta ol-duğunuzu çok iyi bilendir" (43).

(39)Sûre-i Ârâf,199.
(40) et-Tâcü'l-Usûî, c. 5, s. 37.
(41) Sûre-i Hacc, 8.
(42) Sûre-i Kehf, 56.
(43) Sûre-i Hacc, 68.