Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Kur'anı Akla Göre Yorumlama Hastalığı  (Okunma Sayısı 2704 defa)
rey2466
Katilimci
***

Puan: +9/-7
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 295



« Yanıtla #15 : Temmuz 19, 2008, 09:17:09 ÖÖ »

Soru) İslamî topluluklarda dikkati çeken en önemli olaylardan birisi, inhi­sarcılık ve grup taassubu... Topluluk ve cemaat mensupları kendi hareketlerine tabi olmayı adeta imanın esaslarından biriymiş gibi katı bir tutum içerisine giri­yorlar. İslam benim dediğim gibi ve benim cemaatimin öngördüğü gibidir! diyor­lar... İslam’ı ben bilirim ve ben yaşarım! Benim dışımdakiler mümin değildir! Benim şeyhime ve liderime tabi olmayanlar kurtulamazlar ve cenneti hak ede­mezler! şeklinde telakkilere düşüyorlar... Müslümanlar arasında gerginliklere ve sürtüşmelere yol açan bu tutum ve davranışları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap) Hepimiz ALLAH Teala’ya karşı sorumluyuz. Sorumluluğumuz Kur’an-ı Kerim’e göre olacaktır. ALLAHü Teala “Bu Kur’an en doğru yola iletir” (İsra 17/9) buyurmaktadır. Bu sebeple birbirimizi Kur’an-ı Kerim‘e göre denetlemeli ve O’na göre eleştirmeliyiz. Kur’an yerine kişileri, cemaatleri veya tarikatları esas alarak kendimize bir yol çizer, insanları ona göre eleştirirsek bu Kur’an’a aykırı olur. Çünkü Kur’an’da Hz. Peygamber dışında herhangi bir kişiye, cemaat veya tarikata tabi olma diye bir şey yoktur.

Müslümanların mensup olduğu hak mezhepler vardır. Bunlar Kur’an ve Sünneti, bulundukları şartlara, bilgi ve becerilerine göre yorumlamışlardır. Bunlardan biri diğerini tenkit ederken dayandığı delilleri ve karşı tarafın hatalarını ortaya koymuşlardır. Hatanın kendilerinde olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurdukları için de saldırgan olmamışlardır. Eğer eleştirdikleri konu bir ayet veya sahih hadisin açık hükmüne dayanmıyorsa karşı tarafın görüşünü benim­semediklerini gerekçeler göstererek ortaya koymuşlardır.

Öteden beri müslüman topluluğunda yer alan kimseler Kur’an-ı Kerim kar­şısında ikiye ayrılmıştır. Bunlardan birincisi kendini Kur’an’a uydurmak için gayret gösteren ve Kur’an’a aykırı olabilecek şeylerden vazgeçebilenlerdir. Bunlar hak yoldadır.

İkinci grup ise, Kur’an’ı kendine uydurmaya çalışır. Böyleleri Kur’an’a uymayan prensiplerini haklı göste­rebilmek için Kur’an-ı Kerim’in birçok anlama gelebilecek müteşabih ayetlerini kendi arzularına uygun olarak yorumlarlar. Sonuçta hak yolda olanlar da batıl yolda yürüyenler de kendilerini Kur’an’a göre haklı çıkarmaya çalışmışlardır.

Şartlanmamış bir zihinle eleştiri yapabilecek kişiler bir kısım yanlış yorumlarla insanların nasıl saptırıldığını tesbit edebilirler. Mesela bazı kimseler bir tarikat şeyhini, ALLAH ile kul arasında bir vasıta ve vesile olma makamına oturttuktan sonra Maide su­resinin 35. ayetinde geçen "O'na yaklaşmaya vesile arayın" ayetini, bunun delili olarak gösterirler. Halbuki kişiyi ALLAH'a yaklaştıran şeyin, imandan sonra salih amel olduğu Kur'an-ı Ke­rim'in tam 62 ayetinde yer almıştır.

"Bizim katımızda size yakınlık sağlayacak olan ne mallarınız, ne evladı­nızdır. Ama inanıp salih amel işleyenler böyle değildir. Onlar yaptıklarının kat kat karşılığını göreceklerdir. Onlar yüksek katlarda güven içinde olacaklardır." (Sebe 34/37)

Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu bildiren Al­lah Teâlâ ile bizim aramıza kim girebilir. “Andolsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını bili­riz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Peygamberler ALLAH’tan aldıklarını insanlara açıklayan birer elçi olma dışında bir makam üstlenmemişlerdir. Onlar birer elçi, birer öğretmendir. Bunu aşarak bir insanın ALLAH ile kul arasında bir vesile ve vasıta olacağına inanmak insanı şirke sokar. Şirk zaten ALLAH ile kul arasına bir vasıta koy­manın ta kendisidir. Zümer suresinde buna dikkat çekilmektedir:

"İyi bil ki saf din ALLAH'ın dinidir. Onun berisinden bir takımlarını veli edi­nenler şöyle derler: «Biz onlara başka değil sadece bizi Alla­h'a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.» İşte ALLAH, onların aralarında tartı­şıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. ALLAH, yalancı ve gerçekleri örtüp du­ran kimseleri doğru yola sokmaz." (Zümer 39/3)

Yanlış yorumlarla kendi cemaatlerini veya tarikatlarını öne çıkarmış olan insanlar rahatlıkla “Benim şeyhime veya liderime tabi olmayanlar cenneti hak edemezler” şeklinde bir başka yanlışlığa da düşebilirler.


Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR Süleymaniye vakfının sitesinden alınmıştır
Logged

Bu Kur'an,en sağlam olana iletir.Uygun işler ve davranışlarda bulunan müminlerede müjde verir.Onlar için gerçekten büyük bir karşılık vardır. isra (17/9)
freef
Okur
*

Puan: +1/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 74



« Yanıtla #16 : Temmuz 19, 2008, 01:25:36 ÖS »

Hocam o bahsettiğiniz Profosör ve onun gibi bir kaç kişi bidatçidir. Eğer gerçekten niyetiniz iyi ise onun gibi kendi aklına göre gidip ve o akla göre gitmeyi size tavsiye edenlerden uzak durun, derim.

 İslam dininde tek başına gitmek yoktur. Ehli Sünnet ve’l cemaat, hem sünnete bağlılığı hem de cemaate intisap etmeyi yol olarak benimsemiştir. Burada ise ölçü yine Peygamber Efendimiz_Aleyhiselam_dır.

Yüce Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de; Cemaatla ilgili bazı Ayet-i Celile'lerinde  şöyle  buyurmuştur:

1-"Hep birlikte Allah'ın ipine (Yani Kur'an'a, Şeriat'a, Cemaata) sımsıkı yapışın,  dağılıp  parçalanmayın."   (62)  

2- "Ey  iman edenler! Allah'a ve Rasulü'ne ve sizden olan emir sahiplerine  itaat   ediniz."  (63)  

3- "Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten men eden bir topluluk (CEMAAT) bulunsun. İşte onlar felaha erenlerdir." (64)  

4-"(Rasulüm) Sana BEY'AT edenler hiç şüphesiz Allah'a Bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir."  (65)  

5-"Andolsun ki, sana o ağacın altında BEY'AT ederlerken Allah mü'minlerden  razı   oldu."  (66)  

6-"Ey  Peygamber!  Mü'min  kadınlar  seninle  BEY'AT  etmeye   geldikleri zaman,   BEY'AT'larını   kabul   et."   (67)  

7- "Saflar  bağlayıp  duranlara  yemin  ederim." (68)    (Elmalılı  merhum  :"Safsaf  duranlar" cemaat  olanlardır,  diyor.)


CEMAATLE   İLGİLİ   HADİS-İ   ŞERİFLER

  Resulullah (s.a.)  bir   hadis-i şeriflerinde :

1- "Bana  itaat  eden Allah'a  itaat  etmiş, bana  isyan eden Allah'a isyan etmiş olur.   Kim  emirine  itaat  ederse   bana   itaat  etmiş,  kim  emirine   isyan  ederse bana  isyan  etmiş  olur." (69)  

Cemaat  nedir? Önce bu kelime üzerinde duralım. CEMAAT.  Cemaat derken Tabi ki akla İslam Cemaati gelmelidir. İslam Cemaati ise  şöyle  oluşmalıdır.   Şer'i   Şerife uygun bir şekilde  şartlarını  taşıyan bir   mü'mine  bey'at  edilir.   Beyat   sonucu ortaya   çıkan   kişi   mü'minlerin emiri olmuş olur. Diğer mü'minler de o emir etrafında toplanırlar  ve  bir  CEMAAT  oluşturmuş  olurlar.

Şimdi   BEY'AT   kavramını   izaha   çalışalım:  "Arapça   bir  kelime olan  BEY'AT : "Kabul etmek, bir akidden (anlaşmadan)  razı  olmak ve tasdik  etmek" gibi  manalara  gelir."...   İslami   ıstılahta : " Bir  mükellefin; ehil  bir  CEMAAT ( ehl-i hal ve'l akd ) tarafından tesbit edilen halifeye ( İmam'a,   ulu'lemr'e)   itaat   edeceğine   ve   sadık kalacağına dair, söz vermesine  BEY'AT  denilir."  

Bey'at'ta   asıl   olan;   Bey'at   edecek   mü'min   kendi   elini,   emirinin  eli   üzerine koymasıdır.  Bu  bir anlamda   mükellefin;   "Meşru (şer'i)  olan   her   emirde   (hoşuna   gitse   de,   gitmese   de)  itaat   edeceğine   dair   sadakat  yeminidir.  Zira Resül-i Ekrem (SAV)'in : "Müslümanlar  gerek  hoşlarına  giden,  gerek  hoşlarına  gitmeyen  her  hususta  kendilerinden  olan  emir sahiplerine itaat ederler. Bununla yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse, itaat etmezler."  buyurduğu   bilinmektedir.

 Bey'at; Kitap,  Sünnet  ve  Sahabe-i  Kiram'ın  icmaı  ile  sabit  olan,  salih bir ameldir.   İslam uleması "Bey'at Farzdır" hükmünde ittifak etmiştir.   Bazı çevreler ; "Bey'atın farz olabilmesi  için,  İslami  bir  yönetim  (devlet) şarttır"  iddiasını  ileri   sürmektedirler. Resulullah  (SAV) ile mü'minlerin  yaptıkları   ilk   Bey'at;   "AKABE'de"   gerçekleşmiştir. Bu tevatür derecesindeki haber; bütün kaynaklarda yer almıştır.  Bu Bey'atın;   Mekke tebliğ döneminin sonlarına   rasladığı da bilinmektedir.   Mekke dönemiyle  ilgili   olarak İmam-ı Serahsi : "--O dönemde  Mekke;  İslam ahkamının tatbik olmadığı  bir  darü'ş-şirk idi"   hükmünü zikretmektedir ...Dolayısıyle;   ilk   Bey'atın   gerçekleştiği   dönemde,   İslami  bir  devlet  mevcut  değildi......

Bilindiği   gibi  mü'minlerin  kendi  içlerinden  seçtikleri   bir  Ulu'lemre  itaat  etmeleri,   kat'i   nassla FARZ  kılınmıştır.  Nitekim Kur'an-ı Kerim'de : " Ey iman edenler!  Allah'a  itaat  edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine  de  itaat  edin... "  (70)  
    Müslümanların  bir  kısmının  milyonlar vererek ceplerinde bir gurur vesilesi yaparak taşıdıkları "Tesbih" i düşünelim. İslam cemaatini en güzel bir şekilde canlandırarak sembolize  eden  tesbihi.  En başta bir "İmame", sonra bir iplikle birbirine bağlanmış tesbih taneleri. Baştaki imame zaten ismiyle anılan "İmam"ı ifade ediyor. Yani  Mü'minlerin  bey'at  ederek bağlanacakları, itaat edecekleri imamı. Taneler ise mü'minleri,   yani   İslam   cemaatinin   fertlerini  ifade  etmektedir.

Taneleri  bir   birine  bağlayan iplik ise Mü'minleri imama bağlayan manevi   bağ   olan   "Beyât"ı   ifade   etmektedir. Bey'atı olmayanın imama bağı olmaz. Yani taneleri İmameye bağlayan   iplik   olmayınca taneler topluluktan-Cemaatten ayrılır, koparlar. Cemaatten ayrılanın ise   küfre-şirke,   batıl ideolojilere kurban olması an meselesidir. Onun için "Bey'at"sız, itaatsız   yaşayan   mü'minler  şu   mübarak   Hadis-i Şerifle uyarılmışlardır : "....Her kim de bey'at sorumluluğu  olmadan   ölürse,   Cahiliyye   ölümüyle   ölür."   (71)  

Bu   tesbih  misalinin İslam cemaatine teşbihini sakın unutmayalım! "La teşbih ve la temsil" Bu teşbih, anlatılmak istenenleri en güzel bir şekilde anlatmaktadır. Her türlü tehlikenin bulunduğu   ıssız   sahrada   analarını   kaybettikten   sonra   vahşi   canavarlardan   kurtulmak için   sağa-sola   koşuşan   civcivlerin  hazin hali; sayıları bir milyarı aşan başsız ümmetin   halini   andırmaktadır. Başı koparılmış bir canlının çırpınışı, nasıl   beyhude   bir  çırpınış ise; başsız   ümmetin   vücut   bulmak   için   çırpınışı  da  o  kadar  beyhude   bir   çırpınışdır!  
 

"CEMAAT : Cemaat  kelimesinin  Şeriat  ıstılahındaki anlamı; "Resulullah (a.s)'ın   ve   Ashabının   üzerinde   bulundukları   çizgi   ve  İTİKAD  ve   bu   itikad  üzere  olan   kitle   olarak ifade edilebilir.  "Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat" tabiri de bu anlamı ifade etmektedir....Bu inançta insanlar   bulunmadığında da   kelimenin ıstılah anlamına göre hiçbir  şekilde "CEMAAT"  meydana  gelmiş   olamaz!!!

Bazen Cemaat kelimesi, doğru çizgide olan ve kendisi hakkında İMAMETLE   ilgili   hükümler  uygulanmış bir imamın etrafında toplanmış,   hak ve adalet  ehli  olan kitle anlamına da kullanılır. Kim böyle bir   kitlenin   içerisine girer, inancı da temiz (batıl ve sapık şeylerden arı)  olursa  o  CEMAAT'tendir.    Cemaat   kelimesi,  yerine   göre müslüman   toplum   anlamına da kullanılır. Bu anlamda CEMAAT, taşrada yalnız kalmış kimselerin tersi anlamındadır. Çünkü kişi, ancak topluluk   halinde yaşanılan   merkezlerle   irtibatlı   olduğunda CUMA namazlarını   kılabilir   ve   cemaatle   namaza   devam   edebilir.

Cemaat  kelimesi  bazen de hakka   yapışma   anlamında   kullanılır.   Böyle   bir durumda, kişi yalnız da kalsa bir CEMAATTIR.....Yüce Allah (cc) şöyle buyurmuştur : " Şüphesiz İbrahim bir Ümmetti " (72)     Nitekim  sahih  bir  rivayetle  nakledildiğine göre  İbn-i Mes'ud'un da şöyle söylediği   bildirilmiştir :  "Cemaat, tek  kalsa da  kişinin  hakka  uygun  olmasıdır."
     Bu tariflerden de anlaşılacağı gibi,  emiri olmayan yüzlerce veya binlerce insan bir araya gelmiş  olsalar  yine  de  cemaat  oluşturmuş  olmazlar.
  2-  Buhari ve Müslim, Busra bin Abdullah (r.a)'tan rivayet etmişlerdir : "Ebu İdris Havlani, Huzeyfe (r.a) 'nin şöyle söylediğini bildirdi : İnsanlar Resulullah (a.s)'a   sürekli  hayır   hakkında   soru sorarlardı. Bense bana dokunabileceği korkusu ile sürekli şer (fenalık) hakkında   soru   sorardım.   Bir keresinde Resulullah (s.a)'a şöyle sordum :" Ey Allah'ın Resulü,   biz   daha   önce   cahiliyet   ve   şer ( fenalık) içinde   idik.   Daha  sonra yüce Allah bize şu hayrı (İslam'ı)   ulaştırdı.   Bu   hayırdan   sonra   yine şer   gelecek  midir?"

Resulullah (a.s) : "Evet" diye buyurdu. "Peki  bu  şerden   sonra   yine   hayır gelecek midir?" dedim."   "Evet,   içerisinde de bir duman (karışıklık, bozukluk) olacaktır." diye cevap verdi.   "Dumanı (karışıklığı) ne olacak" dedim."   "Benim Sünnetim dışında bir yol tutan ve benim   gösterdiğim   hidayet çizgisi   dışında   bir çizgi benimseyen topluluk olacak. Onları tanıyacak ve reddeceksin" diye buyurdu. "Peki bu hayırdan sonra yine şer gelecek midir" diye sordum. Resulullah (a.s) : "Evet Cehennemin kapılarında duran davetçiler ortaya çıkacaktır, bunların çağrısına uyanları, Cehennemin içine  atacaklar" diye buyurdu.

Ben: " Ey Allah'ın Resulü,   sen bize onların özelliklerini bildir" dedim.   Resulullah (a.s): "Evet onlar bizim gibi görünür ve bizim dilimizle konuşurlar"  diye   buyurdu.   "Ey   Allah'ın Rasulü,   ben o   insanların   zamanına   yetişirsem  ne   yapmamı   uygun   görürsün- bir rivayette  de,  ne  yapmamı   emredersin, şeklinde geçmiştir-?" dedim. "Müslümanların Cemaatları ve İmamları ile  birlikte ol" diye buyurdu. "Eğer Müslümanların bir Cemaati ve İmamları   olmazsa?" dedim. " O zaman da, ağaç kökünü   yemek   zorunda   kalacak   kadar   zor duruma   düşsen   bile,   bu  hal  üzere   ölüm   sana   gelinceye   kadar   bütün bu (sapık) fırkalardan uzak dur" diye buyurdu."  

Müslim'in buna benzer bir başka rivayeti daha vardır. O rivayette şöyle bir farklılık bulumaktadır : "(Ebu Huzeyfe (r.a) şöyle dedi) : " Dumanı (karışıklığı) nedir" diye sordum. Resulullah (a.s) : "Benim  Sünnetimi  benimsemeyen  bir topluluk ortaya çıkar. Bunların içinde, bedenleri  insan  bedenleri   gibi   ama  kalpleri   Şeytan kalpleri olan bir takım adamlar bulunacaktır." diye buyurdu.   Ben :"Ey Allah'ın Rasulü!   Eğer onların zamanına ulaşırsam ne yapayım?" diye sordum.   "Dinler   ve itaat edersin.   Sırtın  dövülse  ve  malın   alınsa   bile dinle ve   itaat   et"   diye   buyurdu."
   3-    Buhari   ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmişlerdir : "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu :  "Kim emirinin herhangi bir şeyinden hoşlanmazsa sabretsin. Kim yöneticiden  (Müslüman  yöneticiden) bir  karış  uzakta  ölürse,  bir  tür  Cahiliye  ölümü üzere  ölür."  Bir başka rivayette de şu ifadeye yer verilmiştir :"...bu hoşlanmadığı şeye sabretsin. Kim Cemaatten bir karış   uzaklaşırsa,   onun   ölümü   Cahiliye   ölümü   üzere   olur."
     4-  Buhari ve Müslim,   Muğire   bin   Şu'be   (r.a)'den   rivayet   etmişlerdir : "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Ümmetim   içinde hak çizgi üzere yürüyen bir taife sürekli bulunur..."   Bezzar, Fadale bin Ubeyd (r.a)'den rivayet etmiştir : "Resulullah   şöyle   buyurdu :   " Üç kişi hakkında bir şey sorulmaz :

1-Cemaatten ayrılan kişi.

2-İmamına (müslüman olan yöneticisine) isyan edip de böyle isyan üzere ölen kişi.

3- Efendisinin    yanından   kaçıp da   ölen   köle   ya da   Cariye   için."    

İmam Nevevi, Rib'i bin Haris (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir :Huzeyfe (r.a) şöyle söyledi :"Ben Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum : " Kim Cemaatten ayrılır ve yönetimi   küçük   düşürürse,   Allah'ın kendisini   hoş  karşılamayacağı   bir   halde,  Allah'ın  huzuruna   çıkar."  

  İmam Ahmed, Ebu Zer (r.a)'in merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir : " Kim Cemaatten   bir   karış   uzaklaşırsa,   İslam   halkasını   boynundan   çıkarmış   olur."
Tirmizi,   Abdullah  bin  Abbas (r.a)'tan   rivayet  etmiştir : "Resulullah  (a.s)  şöyle  buyurdu : " Allah'ın  eli   Cemaatle   birliktedir." Taberani, İbni Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir : "Resulullah (s.a) şöyle buyurdu : "Benim Ümmetim sapıklık üzere bir araya gelmeyecek.  Sizin cemaatle  birlikte  olmanız  gerekir.   Allah'ın  eli   Cemaatle   birliktedir."

İmam Ahmed, Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir : " Dikkat edin bir adam bir kadınla yalnız yerde başbaşa kalmasın. Aksi halde üçüncüleri Şeytandır. Cemaate bağlı kalın.   Dağılmaktan   kaçının.  Şeytan tek kişi ile beraberdir. İki kişiden ise daha uzaktır. Kim Cennetin   ortasını   arzuluyorsa,   Cemaatle birlikte bulunmaya özen göstersin."

Hakim, İbni Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir : "Resulullah  (a.s)   şöyle buyurdu : "Allahu Teala   benim  Ümmetimi sapıklık üzere asla birleştirmez. Allahu Teala'nın eli de Cemaatle birliktedir."   Taberani,   Haris bin Kays (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir : "Bana Abdullah İbni Mes'ud (r.a) : "Ey Haris  bin  Kays, cennetin ortasına yerleşmek senin hoşuna gitmez mi?" diye sordu. Ben "Evet" dedim. Bunun üzerine ." Öyleyse İnsanların (Mü'minlerin) Cemaatlerine  bağlı  kal."   dedi."

Hakim, Yesir bin Amr (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir : "Hz. Osman (r.a) öldürüldüğünde, Ebu Mes'ud (r.a) evinde uzlete çekildi.   Bu   sırada   ben   yanına giderek, insanların durumlarından  sordum. Şöyle dedi: " Cemaate  bağlı kal. Allahu Teala, Muhammed ümmetini sapıklık üzere bir araya getirmemiştir."   Bir başka   rivayette   Yesir'in   şöyle   söylediği   bildirilmiştir : "Hz.Ali (r.a) öldürüldükten sonra Ebu Mes'ud (r.a) ile karşılaştım. Peşinden  gittim  ve   kendisine : "Allah adına söylemeni istiyorum. Sen Resulullah(a.s)'tan fitnelerle   ilgili olarak ne duydun? " diye sordum. Şöyle söyledi : "Biz bir şeyi gizlemeyiz. Sen Allah'tan kork ve   Cemaatle   birlikte ol. Dağılmaktan ve ayrılıktan da sakın. Allahu Teala Muhammed (a.s)' ümmetini sapıklık üzere birleştirecek değildir."   (73)  

5-"Hz. Enes (r.a) anlatıyor: "Resulullah (a.s) buyurdular ki : " Dinleyin ve itaat edin! Hatta üstünüze, başı kuru üzüm tanesi gibi siyah Habeşli bir köle bile tayin edilmiş  olsa,  aranızda  Kitabullah'ı  tatbik  ettikçe... (itaattan ayrılmayın)." (74)  

6-"Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor : "Resulullah (a.s)   buyurdular ki : "Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah'a   itaat   etmiştir.   Kim de bana isyan  etmiş  ise,   mutlaka   Allah'a   isyan etmiştir. Kim emire itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur.   Kim de emire   isyan   ederse mutlaka bana isyan etmiş olur." (75)  

7- Hz. İbni Ömer (r.a) anlatıyor : "Resulullah   buyurdular ki: "Müslüman   kişiye,   hoşuna   giden veya   gitmeyen   her   hususta   itaat etmesi gerekir. Ancak, masiyet ( Allah'a isyan ) emredilmişse   o   hariç,  eğer masiyet emredilmişse, dinlemek de yok, itaat de yok." " Kim emirinden   hoşlanmadığı   bir   şeyle   karşılaşırsa   sabretsin,   zira kim Sultandan bir karış uzaklaşır   ve   ölürse   Cahiliyye   ölümü   ile  ölmüş  olur. "... "Allah'a   isyanda   kula   itaat   yok." "Allah'a itaat etmeyene itaat yok." ... " Allah'a   isyan   edene   itaat yoktur."..."Ulema,   Küfre düşen imamın mün'azil olduğunda, bu durumda bütün müslümanlara,  kıyam  etmenin  vacip  olduğunda  İCMA  etmiştir."

8-Ebu Hureyre (r.a)  anlatıyor : "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Kim itaatten   dışarı   çıkar   ve   Cemaatten   ayrılır   ve   bu   halde   ölürse,   Cahiliyye   ölümü   ile ölür."  (76)    

 9-" Size Cemaati   tavsiye   ederim, ayrılıktan da sakının, zira şeytan iki kişiden uzak durur. Cennetin ortasını   isteyen,   Cemaatten   ayrılmasın. " ..  ."Allah   ümmetimi   dalalet   üzere toplamaz. Allah'ın   eli   Cemaatledir.   Cemaatten   ayrılan ateşe gider."   " Cemaat rahmet, ayrılık azabtır." ..."Kim Cemaatten  bir  karış ayrılır, sonra da ölürse, Cahiliyye ölümü ile ölmüş olur...boynundaki   İslam   bağını   çıkarıp   atmış   olur."  (77)  

 
     "Müslümanlar gerçek olarak İslam'a tabi' olup   cemeatleşirlerse,   Allahu Teala (cc)'nın kuvveti cemaatle olur. İsyan olan yerde itaat etmemeleri takdirinde kendilerine bir zarar gelmez. Nitekim Tirmizi'nin   tahric   ettiği İbni Abbas'tan gelen bir rivayette Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: H.34- "Allah'ın kudreti cemaatle beraberdir." buyurmuştur." Zemahşeri diyor ki: "Yani  ehl-i  İslam'ın   cemaati  Allahu  Teala'nın  hıfz ve  himayesi altındadırlar."   Ti'bi  diyor ki:   "Yani, adil   imamla  beraber  olan  cemaatten   ayrılmayın. Çünkü   Allah'ın   hıfz-u   himayesi   adil   imama   tabi'   olanla   beraberdir."

İbn-i Hacer diyor ki: Her ne kadar Tirmizi'nin  bu   hadisi   zayıf ise de başka yollarla takviye olunur. Her hal ve karda cemaat rahmettir, parçalanmak ve tefrika azabdır, denilmektedir   ve   bu   gerçektir."  (78)  

10-"Müslim'in tahric ettiği, Ebu Hureyre  radıyallahu   anh'tan   gelen   bir   rivayette Rasulullah  sallallahu   aleyhi   ve   sellem şöyle buyurdu : H.45- "Kim  itaattan çıkar ve  Cemaatten  ayrılıp   ölürse,   Cahiliyye   ölümüyle   ölmüştür...." Şu kadar ki, Hadis-i şerif'teki   tehdit "Kafir olurlar (olarak ölürler)" demek  değildir,   "çok asi olurlar" manasındadır."   "İbn-i  Adi   ve  Taberani'nin   tahric  ettiği, Ebi Musa  ve  Ebi   Emame'den,   radıyallahu   anhuma, gelen   bir  rivayette   şöyle  buyrulur :  H.51   "İki   ve fazlası Cemaattir."... "Yine İmam Ahmed'in tahric ettiği,   Ebi Zer radıyallahu   anh'tan   gelen   bir  rivayette: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem   şöyle   buyurdu : H.52-  "İki   kişi  bir   kişiden   daha   hayırlıdır;   Üç kişi iki kişiden daha  hayırlıdır.   Dört  kişi üç kişiden daha hayırlıdır. Binaenaleyh size CEMAATİ  emrederim.   Gerçekte  Allahu Teala (c.c),  elbette   ümmetimi   hakk   olan   yoldan   başkasında   bir  araya    getirip    CEMAATLEŞTİRMEZ."   (79)  
      "Mü'minlerin; "Kime,hangi şartlarda ve nasıl" itaat edecekleri , neyi kesinlikle reddedecekleri   Nisa   Suresinin 59.ve 60.ayet-i kerimelerinde   açıkça   izah   olunmuştur.  Resül-i Ekrem (SAV)'in : "Her kim Ulu'l-Emr'e itaatten   bir   el   kadar ayrılırsa,   kıyamet   gününde   Allah (cc)'a fiili ( ameli) hususunda   lehinde   hiçbir   hücceti   olmayarak   kavuşacaktır. Her kim de boynunda (Ulu'l-emr'e) Bey'at'ı olmayarak ölürse, cahiliye ölümü ile ölür." (80)   buyurduğu  sabittir.

İslami   eserler'de:   "Halife,   Sultan,   Ulu'l-emr,  Veliyy-ül  Emir,  Emir'el-  Mü'minin,  Devlet  Başkanı  ve  İmam" kavramları, hep aynı mahiyeti beyan için kullanılmışlardır. İbn-i Hümam "Kitabu'l- Müsayere"  isimli  eserinde : "--Mü'minlerin   kendi   içlerinden bir imam seçmelerinin  sebebi, İslam'ın hükümlerini hakkı ile eda etmek  içindir"  diyerek  önemli  bir  noktaya   işaret   etmektedir.  

İmam Ebu Muin En Nesefi: " Üzerimizde İslam devlet başkanı olan imamı (Ulu'lemr'i) görmeden bir günün geçmesi caiz değildir.   İmam, devlet başkanı olan halifedir.  İmametin hak olduğunu   kabul   etmeyen   kimse   kafir olur.   Çünkü dini hükümlerin bir kısmının farz olması, imamın   varlığına   bağlıdır.   Cuma Namazı,  Bayram  Namazı   ve   yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkar eden farzları inkar etmiş olur. Farzları  inkar  eden de kafir olur."  hükmünü  zikreder."  (81)  

Ayrıca Bazı alimler : " Zalim  bir   hükumdarın   emrinde   geçen   altmış   yıl,  hükumdarsız geçen  tek bir geceden daha hayırlıdır." demişlerdir... "...Siyasi vekalet;   en  küçük  toplum  birimine   kadar, her yerde aynı öneme haizdir. Ebu Said El-Hudri (r.a.)'den   rivayet   edildiğine göre   Resül-i Ekrem (s.a.v.) :  "-Üç kişi sefere çıkarlarsa, mutlaka içlerinden birini emir (imam) Tayin etsinler." (Sünen-i Ebi Davud-İst.1401, K.Cihad:80) emrini vermiştir."  (82)  
        Selim  akıl   sahibi  her   mü'min,   Resül-i   Ekrem (sav)'in :   " Dünyanın   ücra   bir köşesinde de olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir (İmam) tayin etmeden yaşamaları helal  olmaz."   mealindeki   mübarek   tesbitine   uygun  olarak amel  etmek  borcundadır."  (83)  
  12-  Buhari, Müslim ve İbn Mace'nin ittifakla Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav)  şöyle  buyurmuştur :  "İsrail   oğulları   zamanında onları peygamberler   idare   ederdi.   Her   ne   zaman   bir   peygamber   vefat ederse   onun   yerine  başka bir peygamber gelirdi. Hiç şüphesiz benden  sonra  peygamber  yoktur.   Ancak  HALİFELER   olacaktır.  (Ümmeti bu devlet  reisi  olan  halifeler  idare  eder)".    (84)  

13-"İmam   veya   emire  itaatin Peygambere itaat, Peygambere itaatin Allah'a itaat olduğu, İmama  isyanın  da   aynı   şekilde   Peygambere ve Allah'a isyan olduğu açıklanmıştır. Ayrıca İmama   itaat   etmeyip   CEMAATTEN   ayrılmanın  bir  nevi   cehalet   ölümüyle ölmek olduğu BUHARİ ve MÜSLİM'de rivayet edilen hadislerde belirtilmiştir.   Müslim'de bu   manada   zikredilen   bir   hadis   şöyledir : "Kim   bey'at'siz    olarak   ölürse  cehalet   ölümüyle  ölür"   (85)  

14-"Kim   zamanının   imamını   tanımadan   ölürse  bir  nevi   cehalet   ölümüyle   ölür."  Fukahadan; Ayni,  "cehalet ölümüyle ölür demekle kafir olur manasının  kastedilmediğini"  belirtmektedir.   (86)  
       İslam;   iki başlılığı  Peygamberimizin (sav) şu   hadis-i şerifiyle   yasaklamıştır : "İki halifeye BİAT olunacak olursa sonrakini öldürün."  (87)  

15-"Abdullah b. Mes'ud (r.a.) demiştir ki : "Ey insanlar! Sizin taat ve CEMAATA sarılmanız gerekir.   Çünkü onlar,   Allah'ın   kendisine  sarılmanızı emrettiği   ipidir.   Hiç  şüphesiz  CEMAAT ve TAAT   içinde  hoşunuza  gitmeyen  şeyler, ayrılık halindeki güzel  bulduğunuz  şeylerden  daha  hayırlıdır."  (88)  

16-Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki :   "Sizin CEMAAT (halinde olmanız) gerekir. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir; (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese verir). İki (hayır ehli) kişiden  ise;   çok   uzakta   durur.   Kim   iman   selameti   ile  ölüp, cennette olmak istiyorsa; (takva   üzere  kurulan)   CEMAATA yapışsın."...

17-"Şüphesiz   Allahü Teala (c.c), Ümmetimi dalalet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez.   Allah'ın  eli (rahmet ve desteği) CEMAATLE birliktedir. Kim (hak üzere giden) CEMAATTEN   ayrılırsa   ateşe   gider."   (89)  

18- Diğer bir hadis-i şerif'te,   İslam Cemaatinden   ayrılanın   durumu   şöyle   anlatılmaktadır : " Kim (Kur'an ve Sünnet üzere giden) CEMAATTAN bir karış ayrılırsa;   boynundan   İslam   bağını   çıkarmış olur." (90)  

19-Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki :   "Kurdun   sürüden   ayrılan   koyunu   kaptığı gibi, şeytan da (cemaattan ayrılan) insanı kapar. Bölünüp dağılmaktan (guruplara) ayrılmaktan sakınınız. Size (Allah için) CEMAATA sarılmanız ve (hak üzere giden ) çoğunluğa katılmanız gerekir." (91)  

Meşhur Müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (rh.a.) "Allah'ın ipine toptan, sımsıkı sarılın" ayetini açıklarken, şu kıymetli  açıklamalarda  bulunmuştur :  "...Ben kendi başıma, yalnızca   dinimi,  imanımı   koruyabilirim"  demek   tehlikelidir.   Kendi   başına   kalan   fertlerin,   iman   ve   İslam üzere,   hüsn-i hatime   ile  ahirete   gidebilmesi   şüpheli   olur.   Ferd zorlama   ve  baskı   altında   her   şeyini   kaybedebilir.   Çünkü (hadis-i şerif'te   belirtildiği   gibi) : "Allah'ın   eli   (rahmet   ve   desteği   Hakk   üzere   giden)   CEMAATLA   birliktedir."   Ve   dinin dünyada   en  büyük  feyzi de bu toplumun kuruluşundadır..."   (92)  

M. Hamdi  Yazır  (rh.a)  hocaefendi,    mevcut   hastalığımızın  teşhisi   koymuş  ve   mührünü   şu  şekilde  vurmuştur:  

"Gel  seninle  konuşalım.  Günahlarımızı   bir  gözden  geçirelim.   Felaketimizin   başı  olan  günahı  bulalım,  ona  göre  tevbemize  başlayalım,  Hak'dan  ecir  isteyelim.  

 Ey  müslüman!   Lafım  sana  olmasaydı  günahın  başında  imansızlığı  sayardım.   Lakin  ben  seninle  konuşuyorum.   Senin,  benim  günahımızdan   bahsediyorum.   Şimdi  sana  bütün  imanla   söylerim  ki,   günahımızın    başı   CEMAATSİZLİKTİR.   Seni  beni   ahlaksız  eden,   yardımsız,  kuvvetsiz   bırakan,   büyük   büyük  amellerden,   emellerden   alıkoyan,   heva  ve  hevesine  kaptırıp  da  sefahetlere,  rezaletlere   garkeden,   Allahu  Teala'yı  unutturup,   şuna  buna   boyun  eğdiren   CEMAATSİZLİKTİR."  (93)  
         Sonuç  olarak  şunu   söyleyebiliriz :   "İbn-i  Nüceym'in   "El-Bahrü'r Raik",   İbn-i Hümam'ın   "Fethü'l-Kadir"   ve   İbn-i Abidin'in   "Reddü'l-Muhtar"   isimli   kıymetli   eserlerinde, gayr-i   müslimlerin   istilasına uğrayan ülke insanları için (İspanya örnek verilerek) şu tavsiyede   bulunulmuştur :   "--Orada   müslümanlar   mahkum durumda,   gayr-i  müslimler   ise hakim   durumdadırlar.    Bu durumda ne yapılmalıdır?

(Cevap) Gerekli olan müslümanlara aralarından birine İmamet (Harp emiri) görevini vermeleridir.   Hepsinin  onda  ittifak etmeleri VACİP'tir.   Seçtikleri bu kimse, KADI tayin eder. Böylece  kendi  aralarında   vuku   bulan  hadiselerin (ihtilafların) mahkemeye  intikali  sağlanır.  Yine buralarda   kendilerine   Cum'a   namazı   kıldıracak   bir   imam   nasbederler."  

İbn   Abidin : "İnsanın   mutmain  olduğu  ve  kabul   edebileceği   görüş   de   bu  olsa gerektir.  Bu  görüş  istikametinde  amel  edilmelidir."  diyerek  Ulemanın kavlini   dile  getirmiştir."   (94)  

  Yazdıklarımızın   hemen   hemen  hepsi;  Başta  Kur'an-ı Kerim, sonra Kainatın  ve  bizim   Efendimiz  Hz.  Muhammed (sav)'in  hadis-i şerifleri   ve   İslam   Alimlerinin kaleme  aldığı  muteber fıkıh  kitaplarından  alınarak  nakledilmeye çalışılmıştır.  Bu  gerçek   ancak   çok   hüzünlü   vede  dramatik  tablo  karşısında   mü'minlere   düşen  en  güzel   inanç   ve   amel    "İşittik   ve  itaat   ettik"   demeleridir.

Yani,   İslam'a  teslim  olmalarıdır.    Allah (cc)'ın  rızasını   kazanmak isteyen müttaki mü'minlerin   salih amel peşinde koşmaları şarttır. Salih amel sahih imana dayanır.  Sahih  imanı olmayan   bir insanın hiçbir ameli makbul değildir. Dünyaya imtihan için geldiğimizi   asla  unutmamalıyız.   Allah (cc)  rızası  için  yapacağımız ibadetlerimizde  nefsimize  uyup,  bahaneler   aramayalım.   İşte bu noktada Cahiliye ölümünü de dikkate alarak diyebiliriz ki; Müslümanların;   "İslam Cemaati"ni   oluşturmadan    yaşamaları  caiz   değildir.   Çünkü   İslam  dini   CEMAAT  dinidir,  Cemaatla   yaşanır.    

 Onun  içindir ki; İslam'ın ikinci halifesi Hz. Ömer (r.a.)'ın şu mübarek tesbitini aktarmak istiyorum :   "Muhakkak  ki  İslam  İslam   olamaz,   CEMAAT   olmadıkça.   Cemaat   cemaat  olamaz,   emir  olmadıkça.   Emir  emir  olamaz,   ona   itaat  olmadıkça." (95)  

   Üstad   Bediüzzaman   Said-i  Kürdi (Rh.a) hazretleri   boşuna mı demişti : "Zaman,  CEMAAT  olma  zamanıdır."  Tabi  bu  gerçeği  vurgularken  diğer  taraftan  tarikat  gerçeğini  inkar  ettiği  anlamı  çıkarılmamalıdır.   Şu  anda   anın  vacibi  olarak elzem  olanın    cemaat  olduğu  vurgulanmıştır.   Zaten  cemaat  olmadan  tarikatın  olması  çok  anlamsızdır.   Öyleyse   mü'minler;  hem Cahiliye   yaşantısından,   hem de   cahiliye   ölümünden     Allah (c.c.)'a sığınarak hiç vakit geçirmeden   derhal   "İslam Cemaatini"  oluşturmalıdırlar...    Bu da   mümkün olamazsa   bütün  mesailerini;   bu   amelin   gerçekleşebilmesi    için   harcayarak    Cahiliyye    ölümü   üzere   ölmekten    kurtulmaya    çalışmalıdırlar.

Heyhat!!!     Gel  görki;   anın  vacibi  olarak  ihya  edilmesi  gereken   adı  geçen  bu  farzın  ihmalinde   Ümmetin   tümü   mes'uliyet   altında   inim  inim   inlemektedir...    Kendilerini  Ümmetin   uleması,  fukahası,  sülehası,   üstadı,   meşayihi,  lideri,  önderi,  Mehdisi,   Mesihi,  halifesi   makamında   zanneden   tüm  seçkinler   bu   vebalin   altında    olduklarını   bilmelidirler!!!    Zira   inancımıza  göre  İslam'ı  en  güzel  bilen  ve  en  güzel  yaşayanlar   onlardır... Zira,  Allahü  Teala (cc)'dan   en  çok   korkanlar  onlardır...  Yahut  öyle  olmak  mecburiyetindedirler...  Bu  vebal  önce  onları;   daha  sonra   sıradan   diğer   insanları   ilgilendirmektedir...  Eğer  bu  amelin  terkinden  dolayı   Cehenneme  girme  sözkonusu  ise;  önce  yukarıda    saydığımız   bu  seçkin   zümrenin  girmesi   gerekecektir!!!

 Sahih   imana  sahip  olan  her  mükellef    kendi liderini,  önderini,  emirini,  imamını,  üstadını,  ağabeyini,  şeyiğını,   mehdisini, mesihini,  parti  başkanını,  dernek  başkanını,  vakıf  başkanını  vb.  herneyi  varsa   Allah  (cc)  rızası   için   usul-ü  dairesinde   uyarmalı,   bu  gidişin  nereye   olduğunu   mutlaka   ama   mutlaka    sormalı   hesap   vermeye   davet   etmelidir !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!    

Yoksa  bu  karanlık  gecenin   nurlu  sabahı  unutulmalıdır............Allahü  Teala (cc)'ya  emanet  olunuz...                                                     Abdullah  AZİZ

KAYNAKLAR                                                              

62-Kur 'an-ı   Kerim, Al-i İmran Suresi, ayet:103

63-Kur 'an-ı   Kerim,  en-Nisa, Ayet:59

64-Kur 'an-ı   Kerim,  Al-i İmran Suresi, Ayet:104

65-Kur 'an-ı   Kerim,   el-Fetih Suresi, Ayet:10

66-Kur 'an-ı   Kerim,  el-Fetih:18

67-Kur 'an-ı   Kerim,  el-Mümtehine:12

68-Kur 'an-ı   Kerim, es-Saffat Suresi:1

69-Dr.Hasan  GÜMÜŞOĞLU,  İslam'da  İmamet ve Hilafet , sh: 296. Kay. Yay. İst. 1999. Buhari, Ahkam, 4--Müslim, İmare,8.

70-Kur 'an- ı Kerim,  En Nisa Suresi:59.   Yusuf KERİMOĞLU, Fıkhi Meseleler, C/1, sh:166-167.Ölçü Yay.İst.

71-(Buhari,  Ahkam 4.  Müslim, el-İmare,581851)

72-Kur 'an- ı Kerim,  Nahl Suresi:120

73-Said HAVVA, El-Esas Fi's-Sünne,  İslam  Akaidi, c/8,  sh:93-114. Aksa  Yayın Paz. 1992-İst.

74-Buhari, Ahkam 4,Ezan 54,56

75-Buhari, Ahkam 1,Cihad 109. Müslim, İmamet 33 . Nesai,Bey'at 27

76-Buhari, Ahkam 4. Müslim, İmaret 53. Nesai,Tahrim 28. İbnu Mace, Fiten 7.

77-İbrahim  CANAN,  K.Sitte,C/6. sh:435-440. Akçağ Paz.1995. Ankara.

78-İsmail   ÇETİN.  Cemaat, sh:31. Dilara Yay. 1990.Isparta.

79-İsmail   ÇETİN, Cemaat, sh:40.Dilara Yay. 1990.Isparta.

80-Sahih-i  Müslim, C/21478.Had.No:1851. Ayrıca Sahih-i Buhari,   K.  Ahkam, C/8,sh: 105.

81-Yusuf   KERİMOĞLU,  Fıkhi  Meseleler, C/1,sh:299.

82-Yusuf   KERİMOĞLU,   İslami   Har. Mahiyeti, sh:95.

83-Yusuf   KERİMOĞLU,   Devlet   ve   Siyaset,   sh:290.  Misak Yay.Ankara,1995.

84-Dr.Hasan   GÜMÜŞOĞLU,  İslam'da İmamet ve Hilafet, sh:29-30. Kayıhan Yay. İst.1999. Buhari,  "Enbiya", 50.  Müslim, "İmare", 44.  İbn  Mace, "Cihad", 42.  

85-Dr.Hasan    Gümüşoğlu,a .g.e,sh:32,  Müslim, "İmare",58.

86-Dr.Hasan  Gümüşoğlu, a.g.e, sh:33, er- Razi, el-Mesailü'l-Hamsin fi usuli'd-din, sh:71, Nesefi,  Ebü'l-Muin,

     Tebsiratü'l-edille,11,824.

87-Dr.Hasan   Gümüşoğlu, a.g.e. sh:291, Müslim, "İmare",10.

88-İmam Taberi, Camiu'l-Beyan, 1V,32.

89-Tirmizi, Fiten, Tabarani, el-Mu'cemu'l-Kebir, xv,239.

90-İmam Ahmed, Müsned,V,180; Ebu Davut, Sünnet,27,(No:3758).

91-İmam Ahmed, Müsned,V,243; Tebrizi, Mişkatu'l-Mesabih, el-İ'tisam bi'l-Kitab,45 (No:184) ( Dilaver Selvi,

      İntisab ve Cemaat, sh:131-134. Umran Yay.İst.1995.

92-E.Hamdi  Yazır, Hak  Dini Kur'an  Dili,  2/405- 406.

93-M. ÇELİK,  Müslümanın  Din  Disiplini/ Amentü  Hukuku,  sh:52.  Misak  Yay.2002-Ankara.  M. Hamdi

     Yazır,  Ceride-i  İlmiyye, Sayı:41,  sh:1208,  İst/1337.

94-Yusuf   KERİMOĞLU,   Emanet   ve   Ehliyet   (İslam   İlmihali), C/2,  sh:376. Misak Yay.İst-1985.

95-Yusuf  KERİMOĞLU,  İslami Har. Mahiyeti. sh:85.Misak Yay.Ank.1996.   Sünen-i Darimi, İst. 1401 Çağrı  Yay. Sh:79. Mukaddeme 26.

Âlimlere uyunuz. Çünkü onlar dünyanın kandilleri, âhiretin de lambalarıdır.
Câmiü's Sağîr, c: 1, no: 53

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Benim ve Raşit halifelerimin sünnetine tabi olunuz." Buyurmuşlardır.


Asıl teslim olunan Yüce Allah’tır

Aslında, Yüce Yaratıcı’dan başka hiç kimsenin insanları kendisine itaat etmeye davet yetkisi ve görevi yoktur. Her emrine uyulacak, her hükmünde teslim olunacak tek varlık, alemlerin sahibi Yüce Allah’tır. Hiç bir peygamber de kendi şahsından kaynaklanan bir sebep ve yetkiyle insanlara bir şeyi emretme veya yasaklama yetkisine sahip değildir. Fakat peygamberi Yüce Allah davetle görevlendirip halkın arasına gönderdiği zaman, konumu, yetkisi ve insanlar üzerindeki etkisi değişir.

Kur’an’da belirtildiği gibi, Allah’ın gönderdiği peygambere itaat eden kimse, bizzat Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur (Nisa/80). Hz. Peygamber A.S.’a uymadan hiç kimse Allah’ın rızasına ulaşamaz. Onu anne-babası dahil bütün insanlardan daha fazla sevmeyen kimse tam mümin de olamaz (Buharî, Müslim). Onun öğrettiği dine sadece kalbiyle değil, bütün his ve hevesiyle, içi ve dışıyla uymayan kimse gerçek mümin sıfatını alamaz (Begavî, İbnu Asım, İbnu Recep). Çünkü Hz. Peygamber A.S. Allah’a giden yolun kılavuzu, bu yolda insanların terbiyecisi ve sahibidir. Her hükmü Cenab-ı Hakk’ın hükmü yerindedir. Onu insanlığın önüne koyan Yüce Allah’tır. “Bu peygamberime uyun ki, benim muhabbetime, rızama ve cennetime ulaşın!” diyen de bizzat Yüce Allah’tır.

Bunun için, insan Yüce Allah’a muhabbet ve teslimiyetini ancak O’nun peygamberine gösterdiği muhabbet ve teslimiyet ile ortaya koyabilir. Bu açıdan bakıldığında, günümüzdeki bir insanın Allah yoluna davet eden bir mürşide göstereceği samimiyet ve teslimiyet de Allah sevgisinin ispatından başka bir şey değildir. Bu teslimiyet görünürde insana, hakikate ise Allah’a bağlanmaktır.

İçi ve dışıyla Hakk’a teslim olan kimse, Allahu Tealâ’dan başka her şeyin köleliğinden kurtulur, hür olur, kalbi Allah ile huzur, ilâhi aşk ile hayat bulur. Hakk’a itiraz eden kimse ise, iradesini nefsinin eline vermiş olur. Bundan sonra o kimse kendisini hür irade ve hürriyet sahibi görse de, aslında bütün yaptıkları bir çeşit köleliktir. Çünkü bu kimse, devamlı nefsine köle, şehvetine esir, midesine hizmetçi, maddeye bekçi, insanların aferin ve alkışına bağımlı bir halde hayat sürmektedir. Böyle bir hayat şeref ve hürriyet değil, tam manası ile zillet ve köleliktir. Asıl hürriyet, Yüce Allah’tan başka hiç bir varlığa kulluk yapmamaktır.

Mürşidin yetkisi ve konumu

Kâmil mürşidin vazifesi, güzel ahlâkı temsil ve tatbiktir. Onun tek hedefi ilâhi hükümleri en güzel şekilde uygulamak, korumak ve yaşatmaktır. Buna dini ihya etmek denir.

Mürşid, Yüce Allah’ın dostudur. Bu sıfatıyla vazifesi, isteyenlere Allah’ın dostluğunu öğretmektir. O aynı zamanda ümmeti terbiye işinde Hz. Peygamber A.S.’ın vekili ve vârisidir. Bu sıfatıyla vazifesi kalpleri Allah’a bağlamak, gönülleri kötü ahlâktan arındırmak, insanı Allah’ın edebiyle edeplendirmek, nefsin, şeytanın, eşyanın ve dünyanın esaretinden kurtarıp gerçek hürriyete kavuşturmaktır.

Kâmil mürşid, bu sıfat ve vazifeleriyle dünyada en önemli işi yürütmektedir. Hangi iş insanın Yaratıcı’sına yönelmesinden daha önemli olabilir? İşte bu büyük işi yürüten insana karşı vazifemizi şu ayet belirlemektedir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve içinizden (Allah’ın yapmanızı istediği) işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin.” (Nisa/59)

Ayrıca, Hz. Peygamber A.S.’ın şu uyarıları da bizim için bağlayıcıdır:

“Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir köle de olsa, sizi Allah’ın Kitabı’na göre sevk ve idare ettiği sürece onun sözünü dinleyip emirlerine itaat edin.” (Buharî, Müslim, Nesaî)

“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur. Benim emirime (dini işlerinizi yürüten imamınıza) itaat eden bana itaat etmiş olur. Ona isyan eden de bana isyan etmiş olur.” (Buharî, Nesaî)

Şu halde, gerçekten peygamber vârisi, alim, arif, kâmil bir mürşide tabi olmak, aslında Allah ve Rasulü’ne tabi olmaktır.

Allah dostları, “biz peygamber gibi masumuz, hiçbir kusur ve noksanımız yoktur, her sözümüz ayet ve hadis gibidir” demezler. Onlar, açık ve mertçe Hz. Ebu Bekir R.A. Efendimiz’in halife seçildiği gün, Ashab-ı Kiram’a söylediği şu sözü söylerler:

“Ben Allah ve Rasulü’ne itaat ettiğim ve size hakkı emrettiğim sürece bana itaat ediniz. Çünkü bu durumda bana itaati sizden Allahu Tealâ istiyor. Ben hak çizgiden ayrılırsam, artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez.” (İbnu Kesir)
Dilaver Selvi
Allah'ın Habibi (A.S.) şu müjdeyi veriyor:

"Allahu Tealâ bir kulu sevdiği zaman Cibril'i çağırır ve ‘ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev’ buyurur. Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehline seslenerek; ‘Haberiniz olsun, Allah falanca kulu seviyor, onu siz de sevin!’ der. Onu gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabul ve kullar arasında ona karşı sevgi konur.”

"Şüphesiz Allah, melekleri, bütün gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca, denizdeki balık, insanlara hayır öğreten alim ve salih kimseye salât, dua ve istiğfar ederler."

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: İmanı, edebi, irşadı ve hizmeti ile Allah'ın dostu olduğu gün gibi açık olan bir kâmil mürşide cümle alem hayran ve hürmet içinde iken, biz hangi mantıkla ilgisiz kalacağız, onu hafife alacağız, ondaki ilahi nur ve sevgiden mahrum olacağız? Hele de bu kıymetli şahsiyetlere dil uzatmak, onları alaya almak, karalamak, düşmanlık yapmak vahim bir talihsizliktir.

Herkes, kalbindeki iman ve takva kadar Allah'ın sevdiklerini sever, O'nun dinine hizmet eder, ilahi emanetleri korur. Yüce Rabbimiz ölçüyü şöyle ortaya koyuyor: "Kim Allah'ın şeâirini (varlığının delillerini ve dininin alâmetlerini) yüceltirse, bu kalbinin takvasındandır." (Hac, 32)

Büyük müfessir Taberî (Rh.A.), ayetin şu manaya geldiğini belirtiyor: Mü'min kullarıma, bana ait olan her şeye hürmet, saygı ve usulünce muamele etmek haktır, borçtur." (Taberî, Camiu'l-Beyan)

Rasulullah (A.S.) Efendimiz uyarıyor: “Allah adamlarını hafife alanın kendisi alçalır.” (Tirmizî, Ahmed) "Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

Bazıları, tevhidi koruma niyetiyle takvasıyla meşhur velilere, özellikle de kâmil mürşidlere hürmet, tazim ve edepten kaçmakta ve aynı zamanda halkı da bundan sakındırmaktadırlar. Bu kimseler, bilerek veya bilmeyerek imanî bir tehlike içine ve ilâhî tehdit altına girmektedirler.

Oysa tereddüde ne gerek var? Bu ümmetin salihleri ve irşadla meşgul kâmilleri, hiçbir zaman yahudi ve hıristiyanların alimleri gibi ilâhî sınırları ve edebi çiğnemediler ki tehlike arzetsinler. Kâmil velilere Allah için hürmet gösteren sadık talipler de onları kulluk vasfından ve mükellefiyet bağından çıkarmadılar ki şirke ve zarara girsinler. Herkes herşeyini Kur'an ve Sünnet edebine göre yaptıktan sonra sonuç rahmet ve cennettir. Bu hürmeti putlara yapılan tazime, zalimlerin önünde baş eğmeye veya mevki sahiplerine yağ çekmeye benzetenler, belli ki ilâhî edeb ve hürmeti bilmiyor; hak ile batılı, nur ile ateşi birbirine karıştırıyorlar.

Bilinmelidir ki, kâmil mürşidin müridinden, üstadın talebesinden, imamın cemaatinden istediği edeb, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve rabbanî alimler, talebelerini ilâhî edeble edeblendirmek ve onları Cenab-ı Hakk'ın huzurunda kabul görecek şerefli bir kul haline getirmek için uğraşırlar.

İmam Şa'rani (K.S.) der ki: "Mürid, mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, en küçük adapsızlığı basit görmemeli, huzurunda ve gıyabında edebe dikkat etmelidir. Bu edebi elde eden mürid, nihayet Allahu Teâlâ'ya karşı edebli olma haline yükselir. Çünkü mürşid mürid için manen yükselme sebebi, marifet ve edeb mektebidir." (el-Envaru'l-Kudsiyye)

Kâmil mürşid, alim, arif ve salihtir. Allah’ın dostu, Peygamberimiz’in vârisidir. Terbiyemizle uğraşan manevi bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır. İçeri girince ayağa kalkmak, ziyaret ederken elini öpmek, huzurda edeb için boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hürmetin zahirî şeklidir.
Bu meselenin iç yüzünü incelemek için şüphesiz en doğru yol, konuyu yanılmaz iki şahidin, yani Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre ele almak...

Önce şunu belirtelim ki tasavvuf ehli, mürşid deyince gerçekten kendisine uyulmaya layık bir Allah dostunu kasdederler.

Gerçek mürşid alimdir, ariftir, takva ve edebte zirvedir, nur ve feyiz sahibidir. Ayrıca insan terbiyesinde ehliyetli ve irşad işinde izinlidir. Hz. Peygamber (A.S.)’in vârisidir. Çünkü kendisi terbiye olmamış bir kimsenin başkasını terbiye edemeyeceği açıktır.

İkinci olarak, mürşid deyince tek bir insan değil, o insanının etrafında toplanmış, gönlünü ve yönünü Allah’a çevirmiş bir cemaat akla gelmelidir.

Çünkü gerçek mürşid, takva yolunda bir imamdır ve kendisine uyanlar için emin bir rehberdir. Böyle bir mürşidin elinden tutan kimse, aynı zamanda birçok mümin kardeşiyle Allah yolunda el
ele tutmuş demektir. Şeytana karşı bu ne büyük bir kuvvet ve ne sağlam bir siperdir!

Kâmil mürşidden kaçmak, böyle bir cematten uzaklaşmak ve dini yalnız başına yaşamaya çalışmak demektir. Bu ise ne kadar zevksiz bir iş ve desteksiz bir gidiştir! Tasavvuf, topluca tevbe etmek,
birlikte zikretmek, şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir.

Kur’an’ın ve Rasulullah’ın uyarıları

“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözü, Hz. Kur’an’a aykırı değildir; aksine birçok ayet tarafından desteklenmektedir. Çünkü, tek başına kalan bir kimesenin insan ve cin şeytanlarına yem olacağına Kur’an’daki pek çok ayet işaret etmektedir.

Allahu Tealâ, kendi yolunda topluca hareket etmemizi emrediyor. Parçalanmayı, dağılmayı, tek başına kalmayı yasaklıyor (Al-i İmran/102-103).

Bunun, düşmanlar karşısında zayıflık ve mağlubiyet sebebi olacağını belirtiyor (Enfal/46).

Cenab-ı Hak hepimizi gerçek takvaya çağırıyor ve bunun için sadık kullarla beraber olmamızı istiyor (Tevbe/119).

Allah’ın zikrinden kaçanların şeytanın kucağına düştüğünü de Kur’an-ı Kerim şöyle ifade ediyor:

“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden gafil kalırsa, biz ona bir şeytan musallat ederiz; o şeytan ondan hiç ayrılmaz. Bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf/36-37)

“Rehberi olmayanın, tek başına kalanın rehberi şeytandır” sözü, bir çok hadis-i şerifin ortak manasını da ifade etmektedir. Şöyle ki, Rasulullah (A.S.) Efendimiz, şeytanın insan kurdu olduğunu, herkese pusu kurduğunu ve cemaattan ayrılan, tek başına kalan kimseyi kolayca yuttuğunu haber veriyor. İşte Rahmet Peygamberi’nin uyarıları:

“Şeytan insan kurdudur; sürüden ayrılan, tek başına kalan koyunu dağdaki kurt nasıl kaparsa, cemaatten ayrılan kimseyi de şeytan öylece kapar.” (Ahmed, Tabaranî)

“Sizin cemaat halinde bulunmanız gerekir. Ayrılıktan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. O, (Allah için beraber olan) iki kişiden uzak durur.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)

“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi sapık fikir ve fitne üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatin üzerindedir. Kim cemaattan ayrılırsa ateşe düşer.” (Tirmizî, Tabaranî)

Bu mealdeki hadislerin ortak manası ve uyarısı şudur: Dini tek başına yaşamaya kalkmayın. Allah yolunda birlik olun, alimlere uyun, takva üzere giden cemaata sımsıkı yapışın. Tek başına kalanın kalbini şeytan sarar, yolundan alıkoyar ve kolayca zarara sokar. Bu düşmana karşı birlik kalesine girin, Allah sevgisini siper edinin ve ölene kadar böyle gidin. Emniyetiniz budur. Şu halde “başında bir rehberi olmayanın rehberi şeytandır” sözü Kur’an ve Sünnet’e aykırı değildir.
Tecrübeler de onu desteklemektedir. Bir üstada gitmeden, alim bir rehberi bulunmadan, peygamberlerden başka kâmil olan kimse yoktur. Maddi sanat ve fenlerde de durum aynıdır. Başında bir usta olmadan hiçbir çırak, kolay kolay usta olamaz. Arifler demişlerdir ki: “Kendi başına büyüyen ağaç yaprak açar, fakat meyve vermez. Verse de meyvesi yenmez. Bir edeb ehlini görmeyen gerçek edeb nedir bilmez. Bildikleri de kendisine yetmez.”

Kur’an ve Sünnet’i rehberle yaşamak

Bazıları, “Biz Kur’an ve sünnete uyduktan sonra niye sapıtalım ki? Bizim emniyetimiz mürşide değil, Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Mürşide ve müridlerine lazım olan da bu değil mi?” diye soruyorlar.

Evet, hepimiz içimiz ve dışımızla ilahi hükümlere uymakla mükellefiz. Kâmil mürşidlerin bundan başka bir hedefi yoktur. Bütün mesele, her durumda Kur’an ve Sünnet çizgisinde giden Allah adamı olabilmektir. Buna ihsan makamında kulluk denir. Acaba bunun en güzel yolu nedir? Sadece okumak mı, yoksa yolu bilene uymak mı? Mesafesi uzun, engelleri çok, tehlikeleri fazla, her yanı gizli düşmanlarla çevrili bir yolu, sadece tarifle mi gitmek emniyetlidir, yoksa yolu bilen bir rehberle mi?

Bu yol, insanın benliğini aşıp hakikatına ulaşma yoludur. Bu yoldaki en büyük engel insanın nefsidir. Bu yol, Alemlerin Rabbi’ne gerçekten kul olma yoludur. Onun etrafı düşmanlarla
doludur. Yalnız gidilmez, yol çok uzundur.

Şeytandan yakayı sıyırmak mümkün mü?

Kur’an-ı Hakim bildiriyor ki, şeytan, ölene kadar hiç kimseden elini çekmez, ümidini kesmez, Bunun için yemini vardır (Sa’d/80-83).

O peygamberlere bile hile yapmak ister, ancak Allah’ın nuru onu engeller (Hac/52).

Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner, kaçar. Çünkü, onlar Alemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel himayesine almıştır (Nahl/99, İsra/65).

Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir müslüman ondan kurtulduğunu nasıl düşünebilir?

Mürid, Allah’a yönelen kimse demektir. Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır. Bunun için her yolu dener. En iyi yaptığı iş vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır. Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığını anlar, ilacına koşar. Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, müslümanların yüzkarasıdır. Bunlar mürşid değil şeytandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konumuz dışındadır. Tek başına hakikatı arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insana açıktan günah işletemez ise, yaptığı hayırlara yönelir. Bu yolla mümini zarara sokmaya çalışır, bunu da genelde başarır. Şeytan ilim sahiplerine daha çok gizli günahları işletir. Onu gösteriş, kin, kibir, hased, gaflet, eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme, insanları küçük görme gibi tesbiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır. Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyaracak kardeşleri olmayan kimse, asıl halini anlamadan ve bir çaresine bakamadan ölür gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler.


Dr. Dilaver Selvi www.menzil.net


Kur'ân’da Câmi ve Cemaatin Önemi

İslâm'da ferdî mes'ûliyet esas olmakla beraber, cemaat teşkil etmek de pek mühim bir vecibedir. Bundan ötürü cemaatin olgunlaşma yeri olan cami (mescid), birinci dereceden ehemmiyeti haizdir. Cemaat, İslâm şeairinden olması itibariyle, bazen şahsî farzlardan da önemli bir sıra işgal eder.

Tam sûre halinde indirilen ilk sûre olup her müminin günde en az yirmi defa okumakla mükellef tutulduğu Fatiha, Müslümanların cemaat teşkil etmelerinin lüzumuna işaret eder. Cenâb-ı Allah, müminlerden: "Ya Rabbî, yalnız Sana kulluk eder (na'büdü), yalnız Senden medet umarız" (Fatiha, 5) demelerini istemekle, cemaat halinde ibadet beklediğini belirtmiş olmaktadır. Cemaatle ibadet etmek için cemaatin teşekkül etmesi gerekir. Halbuki cemaat, kuru bir kalabalık demek olmayıp, aynı ruhla hareket edebilen muntazam bir birlik demektir. Binaenaleyh cemaatin teşekkülü, içtimaî bir ruhun ve içtimaî bir ahdin bulunmasına bağlıdır. İslâm cemaatinin meydana gelmesi Fatiha sûresinin nazil olmasından sonra gerçekleşmiştir. Bu noktada, "fert mi cemaati, yoksa cemaat mi ferdi meydana getirir?" diye bir sual akla gelebilir. Aslında böyle bir fasit daire (kısır döngü) söz konusu değildir. Zira içtimaî ruh evvela fertte inşa edilir. Fert vicdanına ne vakit kardeşlik duygusu girer ve onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse, o vicdan kazandığı genişlik nispetinde bir cemaata namzet olur. Bu saha, bir aileden tutunuz tâ cihangir bir devlete kadar gidebilir.

Bu cemaat ruhu mescidde oluşur; oradaki toplu ibadet, eğitim, öğretim ve irşad ile olgunlaşır. Bu sebeptendir ki Peygamber Efendimizin Medine'ye hicreti müteakip yaptığı ilk iş mescid bina etmek olmuştu. Kur'ân-ı Kerîm şu mealdeki âyet-i kerimede, mescid imar etmenin ancak îmanla ve ondan kaynaklanan tevhid, Allah'ı tenzih, kulluğu O'na tahsis, yalnız O'na tevekkül, ahirete îman, namazı dosdoğru kılma ve yalnız Allah'dan korkma gibi güzel vasıflarla mümkün olduğunu belirtir: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'dan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır" (Tevbe, 18).

Cemaat üzerinde, özellikle cemaat namazı üzerinde ısrarla duran hadis-i şeriflerin çokluğu, ilk nazarda bazılarınca mübalağa zannedilebilir. Halbuki sadece şu hikmetleri hatırlamakla işin ehemmiyeti kolayca anlaşılır:

Cemaat, mü'minleri mescidde birleştirip ayrılmamalarını sağlar, tefrika ve ayrılığı giderir.

Müslümanların birbirine muhtaç olduğunu hatırlatır ve ihtiyaçlarını giderme imkânlarını verir.

Müslümanları başıbozuk kalabalık olmaktan kurtarıp aynı gayeye yönelmiş muntazam birlikler haline getirir; idareye ehil bir önderlik altında onları meşru itaata alıştırır.

Özellikle bütün müslümanları ilgilendiren İslâmî meselelerden haberdar olup onları çözümlemeyi kolaylaştırır.

Cemaat, istişare emrinin yerine getirilmesini kolaylaştırır.

Cemaate katılmak üzere işine ara vermek, mescide gitmek zahmetine katlanmak sırf Hak rızası için bir fedakârlık sayılır. Böylece küçük fedakârlıklara alışan mü'min, büyük fedakârlıklar gerektiğinde onlara hazırlanmış olur.

Namaz vakitlerinin her gün dakik bir şekilde değişmesi itibariyle, cemaate katılma, insana mükemmel bir zaman tanzimi disiplini kazandırır, onu vaktin kıymetini en iyi şekilde anlayan dakik bir insan haline getirir.

Cemaate muntazam olarak iştirak etmekle mü'minlerin nasıl sağlam bir içtimaî beden teşkil ettikleri müşahhas bir şekilde ortaya konmuş olur. Bu hal mü'minlerin kalplerine kuvvet verir, din düşmanlarını çekindirir, İslâm'a sataşmak hususundaki cüretlerini kırar. Bir hadis-i şerifte beyan buyurulduğu üzere sürüden ayrılan koyunu kurdun aşırması kolay olduğu gibi, cemaatten ayrılanı da şeytanların vesveseleriyle aldatmaları kolaylaşır. Cemaatta ise müslüman, kendisi ile aynı şekilde inanan binlerin içine girerek, yüzmilyonları tasavvur ederek cin ve ins şeytanlarının vesveselerini tuzla buz eder.

Cemaatte mü'minlerin ibadet neşvesi içindeki ruhları birbiri içinde in'ikâs ederek insibağ (bir diğerinin rengine boyanma) sırrı tecelli eder; birbirlerinden feyz alırlar, karşılıklı olarak dualarına mazhar olup sevap kazanırlar. Birbirlerinin güzel hallerinden istifade ederler. Karşılıklı bir etkileşimle, mevcut kuvvetleri kat kat artar. Tek başlarına yaptıkları ibadetlerdeki noksanlıklarını telafi ederler. İbadeti ve duası kabul edilenler arasında, günahkârlar da bağışlanır.

Ve nihayet cemaat, insanın yeryüzünde en mühim vazifesi olan ubudiyeti, küllî bir surette eda etmenin ifadesidir. Kâinatın her tarafında tecelli eden mutlak Rubûbiyyete karşı, onların elbette böyle bir mukabelede bulunmaları gerekir. Mü'min insanların her türlü meşgalelerini, duydukları bir çağrı üzerine, yani ezan-ı şerif sebebiyle bırakarak Yüce Yaradan'ın huzurunda ibadette toplanmaları ile O'nun mülkün tek sahibi olduğunu toplu şekilde ikrar ve ilan etmiş olurlar. Aynı takdis ve tenzih işini devamlı surette yapan bütün hilkatle, hususiyle melaike cemaati ile uyum içine girer, bütünleşirler. "Bu dünya O'nundur, hamd O'na mahsustur, hüküm O'nun hükmüdür, herkesin döneceği yer de O'nun huzurudur" hakikatini tekrar tekrar hatırlatmış olurlar.

Bedîüzzaman Said Nursî (rahmetullahi aleyh)'nin dediği gibi: "Vaktin evvelinde cemaatle namaz kılmak suretiyle insan, Beytullah'ın etrafında mü'minlerin teşkil ettiği nûranî halkalardan bîrine girmiş olur. Her şeyi kayd ve muhafaza eden Hafîz-i Mutlak'ın, bu mübarek manzarayı da kaydettirmeyi ihmal etmeyeceği düşünülmelidir. Ne mutlu Beytullah merkezinin çevresinde yönünü Kabe'ye, gönlünü Rabbine ve omuzunu mü'min kardeşine vermiş olarak halkalananlara!.
Logged

Takdir neyse o olur.
rey2466
Katilimci
***

Puan: +9/-7
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 295



« Yanıtla #17 : Temmuz 19, 2008, 03:22:36 ÖS »

Bu konuyu burda kapatıyorum .Siz elinizden geldiği kadar bir şeyler anlatmaya çalıştınız bende öyle,ama pek anlaşamadığımız ortada.Açıklamalarınızdan dolayı bana hakkınız geçti helal edin lütfen.Allah yolunuzu açık etsin,Allaha emanet olun.Selamlar sevgiler
Logged

Bu Kur'an,en sağlam olana iletir.Uygun işler ve davranışlarda bulunan müminlerede müjde verir.Onlar için gerçekten büyük bir karşılık vardır. isra (17/9)
freef
Okur
*

Puan: +1/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 74



« Yanıtla #18 : Temmuz 19, 2008, 04:17:58 ÖS »

Ben Kuran, Hadis, İcma ve İslam Dünyasının çoğunluğunu temsil eden Ehli Sünne alimlerinin kıyas ve ictihadlarını burada tekrar ettim ve belki bir kaç cümle de ne yapıp yapmamamız konusunda eklemeler yaptım. Eklemelerim, ehli sünnete uyalım, Kadiriliğe kimse bir şey dememiştir, gibi şeyler.
Sizin anlaşamadığınız ben değil yüzlerce yıldır İslam Dünyasının çoğunluğunun üzerinde birleştiği şeylerdir.
Allah hepimizi hidayet üzerinde sabit kılsın sayın Hocam.
Ben de burada bitiriyorum.
Logged

Takdir neyse o olur.
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: