Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Koca Yusuf (Ecdadımızın ruhunu bulacak, heyecanla okuyacaksınız...)  (Okunma Sayısı 1716 defa)
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #15 : Haziran 06, 2009, 08:10:32 ÖS »

Bütün Karalar Köyü, Abdülaziz Han için ağladı


       Güreşler biter bitmez, atlara binip köye dönmek üzere yola çıktılar. Yusuf’un kazandığı donluk basmalar, atı Karaok’un boynuna bağlanmıştı. Ödül keçi de Yusuf’un kucağındaydı. Yusuf, babasının terslemesi sebebiyle biraz kırgın gibiydi. Ama yine de ilk ödülü sebebiyle için için seviniyordu. Bir Karaok’un boynunda dalgalanan basmalara, bir de kucağındaki keçiye bakıyordu. “Yahu, ilk ödülümüz keçi oldu. İnşallah keçi gibi aşılmaz dağ zirvelerinde koşturmak zorunda kalmam. Şu keçi de eve kadar sabretse de üzerime pislemese” diye düşünürken, korktuğu başına geldi ve keçi, Yusuf’un poturunu pisledi. Çok kızan Yusuf, tam kucağından keçiyi atacakken babasının ve hocasının yanında bulunduğunu hatırladı ve “Ya sabır, ödülün de sıkıntısı büyük olurmuş” diyerek atmaktan vazgeçti.

Yusuf’un ustası, babası ve köylüleri, şakalaşarak köye doğru yol alıyorlardı. Yusuf ise sanki ödülü kazanmış değil de kaybetmiş gibiydi, hâlâ babasının kendisini terslemesinin tesirinden kurtulamamıştı. Demir Baba’yı, cüceyi, Tosun Bey’i, Bulgar katliamında ölen nice günahsızları, güle üç defa yenilmeyi, günahsız insanların zulümle ölmesindeki esrarı düşünüyor ve beynindeki suallere cevap arıyordu. Acaba Dursun Pehlivan, kendisine cevap verebilir miydi? O da Demir Baba Dergahı’nda yetişmişti, kendisine cevap vermesi lazımdı. Yusuf, duyduğu gürültüyle irkildi. Evlerinin önüne yaklaşmışlar, o ise hiç farkına varmamıştı. Bu kalabalık da neydi, hem de davul zurnalı? Neyi kutluyorlardı acaba?

Yusuf, davul zurnalı kalabalığın kendisine doğru geldiğini görünce şaşırdı. Niçin kendisine doğru geliyorlardı. “Afferin Yusuf”, “Başpelvan olman yakındır” şeklindeki bağrışmaları duyunca durumu farketti, demek ki, küçükorta ödülünü aldığını duymuşlardı. Ama nasıl? Yusuf, kalabalığın içinde halasının oğlu Ali’yi görünce durumu anladı. Ali de o gün güreşlerdeydi. Demek ki, atını onlara farkettirmeden hızlı sürerek önden gelip Çavuş Ninesi’ne ve annesine müjdeyi vermiş, tabii ki bahşişi de almıştı.
Kendisini serhat türküleriyle karşılayan ve tebrik eden köylüleri, Yusuf’un üzüntüsünü alıp götürdüler. Köylülerinin sevinci,Yusuf’u Kırkpınar’da başpehlivan birincisi olmuş gibi coşturmuştu. Karalarlı köylüler, övünecekleri ve geleceği parlak bir pehlivana kavuştukları için sevinç içindeydiler.

Köylüleri, akşama kadar Yusuf’u bırakmadılar, herkes ne kadar çabuk güreşlerini bütün teferrufatıyla öğrenmişlerdi. Fırsat, bulup eve geldiğinde, en büyük ödülü, ninesi Çavuş Ana ve annesi Ayşe gelinden aldı. Onların ödülü, ta gönülden kopan sevinç gözyaşlarıydı.

Düğün güreşinin ertesi günü, Yusuf'la ustası yine çalışmağa başlamışlardı. Dursun Pehlivan’ın, “Yorgunsundur isteesen bi gün çalışmaa ara verelim” teklifine Yusuf, yorgun diilim diyerek karşı çıkmıştı.
Yusuf, ustasını üzgün gördü:
-Hocam, hayır olsun, sizi üzgün görüyerim.
Dursun Pehlivan’ın gözleri yaşlıydı:
-Sorma be Yusuf, çok üzüntülüyüm. Padişaamız Abdülaziz Han, ölmüş.
Yusuf, duyduklarına inanamıştı:
-Ölmüş mü? Abdülaziz Han ha? Hasta mıymış?
-Hayır. Onu tahttan indirenlee, bilekleeni keserek intihar ettiini sülemişlee ama kimse inanmıyeri. Hüseyin Avni ve Mithat Paşalar, tarafından satın alınan bir kaç saray pelvanı tarafından öldürüldüü söyleniyeri.
Yusuf’un şaşkınlığı ve üzüntüsü iyice artmıştı:
-Hem de saray pelvanları tarafından ha! Pelvanları ve güleşi bu kaa çok seven velinimetine karşı bunu, hangi pelvanlaa yapabilmiş?
-Cezayirli Mustafa Pelvan’ın olduu söyleniyeri.
-Vay şerefsizlee vay.
- Onun öldürdüüne dair henüz kesin bi şey yok. Bu bakımdan günaanı almamak ilazım. Ama kesin ulan bi şey vaa, o da o koca pelvan padişaamız artık aramızda yok.
Yusuf, Abdülaziz Han’ın, Kavasoğlu, Aliço, Arnavutoğlu, Sicimoğlu, Şamdancıbaşı İbrahim ile içiçe o kadar çok menkibelerini dinlemişti ki, kendini tutamadı, hüngür hüngür ağlamağa başladı.

O günkü çalışmayı iptal ettiler. Abdülaziz Han’ın ölüm haberi, Karalar Köyü’ne ancak üç ay sonra gelmişti. Bütün Karalar Köyü, Abdülaziz Han için ağladı, bütün evlerde mevlitler okundu, hatimler indirildi.

Ustası, “Güleş, güleşirken üürenilir, güleştikçe ustalaşılır” diyerek Yusuf’u uzak, yakın bütün düğün gürüşlerine götürüyordu. Yusuf, küçükortada katıldığı bütün güreşleri hiç zorlanmadan alıyordu. Yusuf'ların evi, ödül getirdiği koyun ve keçilerle dolmuştu. Ama bütün bunların içinde, Yusuf’un ilk ödülü kara keçinin yeri başkaydı. Karakeçi, Yusuf’un gelmesini bekler, eve geldiğinde ondan ayrılmazdı. Yusuf da, bir taraftan devamlı parmaklar arasında balmumu yoğururken diğer taraftan da keçiyle tos çalışarak avuçlarını kuvvetlendiriyordu. Ancak, Yusuf’u, artık, ödül olarak aldığı keçi ve koyunlar tatmin etmez olmuştu, onu gözü boğalarda, taylardaydı.

Yusuf’ta, çok büyük çalışma gayreti vardı. Hiç boş durmuyor, gece gündüz idman yapıyor, koşuyor, koşuyor, koşuyordu ve devamlı ağırlık kaldırıyor, pençeleriyle balmumu yoğuruyordu, babası gibi demirpençeli diye anılmağa, tuttuğunu koparmağa başlamıştı.

Yusuf, büyükortada fırtına gibi esmişti. Ancak, Kel Mehmed ile güreşmeleri yine kısmet olmadı. Kel Mehmet başaltında güreşmeğe başlamıştı. Yusuf, büyükortada eğlenmeyip başaltında güreşmek istediyse de hocası, biraz daha pişmesi için müsaade etmedi.
İdmanlarda, artık hocası Yusuf’a hafif geliyordu. Yusuf, idmanını hiç aksatmıyordu. Güreşe sevgisi, karasevda derecesindeydi. Yusuf, tam bir erkek güzeli olmuştu. Nice kızlar, Yusuf’un sevdasıyla yanıyordu, ancak onun güreş güzelinden başka bir şey gördüğü yoktu.


DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #16 : Haziran 08, 2009, 08:08:26 ÖS »

Kan, gül ve hilal içiçeydi


              Aziz Paşa, Yusuf’a fazla ortalarda dolaşmamasını özellikle de Bulgarlara, Nikofski’ye gözükmemesini söylemişti. Nikofski’nin salınmasıyla zaten çılgına dönen Yusuf, Paşa’nın sözleriyle yine vuruldu. “Hey gidi hey. Koca Usmannı, mülkünde bu durumlara da düşçekti ha! Katil Bulgar çorbacısı güğsünü gere gere dolaşçak, Yusuf da ondan saklancak ha? Bre büle bi şeye nası katlanırım? Hele Nikofski kafiri karşıma çıksın da gösterim ona, savunmasız insannara zulüm neymiş “ diye düşündü. Ama Paşa’ya birşey diyemedi. Nikofski’yi görecekti, ama o kanlı katil, onu gördükten sonra bu dünyada bir daha birşey göremiyecek, Yusuf’u gördükten sonra ilk göreceği, Cehennem ateşi olacaktı. Yusuf, Nikofski ile hesaplaşmakta kesin kararlıydı, devletin yapamadığını o yapacak, binlerce insanın intikamını alacaktı.

Yusuf, Aziz Paşa’nın gayretiyle Filibe hapishanesine girdi ve Tosun Bey ve Yörük Ali’yle görüştü. Büyük hayranlık duyduğu efsanevi kahramanları demir parmaklıklar arasında görüp, onlar için bir şey yapamamakla bir daha kahroldu. Tosun Bey, yıkılmıştı, ama belli etmek istemiyordu, büyük bir tevekkülle, “Üzülme Yusuf. Yetee ki milletimiz ve devletimiz daa fazla zarar gürmesin. Bu uğurda binnerce Tosun Bey feda olsun” diyordu.

Yörük Ali de, sanki Yusuf’un Nikofski’yi öldürme niyetini anlamış gibi, “Bre Yusuf'um. Pelvan adam, büle günnerde belli olur. Sakın ola bi çılgınlık yapma. Bu devlete, demir parmaklıklaa ardında faydan olmaz. Sen süzönü ermiidanlaanda süleceksin” demişti.
Yusuf, bir türlü kabullenemiyordu, Tosun Bey ve Yörük Ali gibi kahramanların hapsedilmesini, Nikofski gibi canilerin de serbest bırakılmasını. Niçin diyordu, niçin, koca Usmanlı bu kaa mı güçsüz düştü?

Tosun Bey, ne yazik ki duuru. Eğer, Usmanlı bu kaa güçsüz olmasaydı, İngilizle bunnarı yaptırabilir miydi, dedi.
Yusuf, iyice dolmuştu, daha fazla dayanamadı, Tosun Bey’in göğsüne yaslandı, dayanamiyerim diye diye doyasıya ağladı.
Yörük Ali’nin Yusuf’u tesellisi biraz sertçe oldu:
-Ağla Yusuf ağla! Bizim için de ağla. Zamanında erkeklee gibi çalışmayan bizlere şindi karılaa gibi ağlamak yaraşır. Bu sözüm saa diil Yusuf, bize ve bizden öncekileene. Eğer yeteri kaa çalışsaydık bugünkü durumda olmazdık.
Yusuf, Tosun Bey ve Yörük Ali’ye, onları hapishaneden kaçırmayı teklif etti, ancak ikisi de, “Büüle bi şeyi duymamış olalım. Erşeye rağmen devlete karşı boynumuz kıldan incedir. Eğer Despotlu Ahmet Ağa gibi bizi de asaalarsa sakın ola devlete küsme. İşleen düzelmesi için saa düşeni yap.” diyerek karşı çıktılar.

Yusuf, birşey yapamamanın çaresizliği, en sevdiği iki kişiyi hapishanede bırakmanın kızgınlığıyla Filipe’den ayrıldı. Yusuf, tam bir bunalım içindeydi. Niçinler, beynini zonklatıyordu. Dayanılmaz baş ağrıları ve gönül sızıları içindeydi. Niçin günahsızlar zulümle öldürülüyor, niçin zalimler dışarda geziyor, Osmanlı bu hallere niçin düştü, diyordu.

Yusuf, atı Karaok’u bildiğince salmış, Karlıova’ya doğru gidiyordu. Karlıova’da, Tosun Bey’in ailesini görecek, oradan Razgrad’a, 1388 yılında Osmanlı topraklarına katılan Tuna’ya yakın Deliorman şehrine uğrayacak, oradan da Demir Baba Dergahı’na gidip hocası İsmail Pehlivan’ı görecek, beynindeki ve gönlündeki niçinlere cevap arayacaktı. Yusuf, yürüyordu, kan, gül ve hilalin birbirine karıştığı düşünceler içinde.

Karlıova’ya uğrayan Yusuf, Tosun Bey’in ailesini gördü. Hayret etti, Tosun Bey’in ailesi büyük bir tevekkül içindeydi. “Devletimiz bizden daa iyi bilir, bize düşen sabretmektir” deyip kadere rıza göstermişler, bu haksız tutuklanma karşısında devlete kırgın değillerdi. Haksızlık karşısında dayanamıyan, hemen tepki gösteren ve çok atak bir yaradılışa sahip Yusuf, Rumeli insanının Osmanlı Devletine karşı olan itimat ve sadakatini anlamakta zorlanıyor, “Haksızlık kim tarafından yapılırsa yapılsın hesabı sorulmalı, haksızlaa isyan idilmeli” diye düşünüyordu.

Yusuf, atı Karaok’u Karlıova’dan Razgırad’a, Demir Baba Dergahı’na doğru sürdü. Kafasında binlerce sual... Demir Baba’nın söyledikleri, güle üç defa yenilmek, günahsız kimselerin zulümle öldürülmesi, Tosun Bey gibi kahramanların içeri atılması, Nikofski gibi zalimlerin salınması. Yusuf, yaşadıklarını anlamakta, inancıyla açıklamakta zorlanıyor, imanının, Osmanlı’ya, İstanbul’a bağlılığının sarsılmasından korkuyordu. Beyninde binbir düşünce, gönlünde nice bin hançer, sürdü atı Karaok’u dergaha, hocasına doğru, suallerine cevap, gönül yaralarına şifa bulabilmek ümidiyle.

Karlıova’dan Razgırad’a aralıksız at süren Yusuf, Demir Baba Dergahı’na vardığında, at sırtında zor duruyordu. Yusuf’u beklemedikleri bir anda karşılarında, böyle bitkin vaziyette gören arkadaşları hem sevindiler hem de şaşırdılar. Ayakta zor duran Yusuf’u hemen içeri götürüp yatağa yatırdılar ve Demir Baba Dergahı’nın baş hocası İsmail Pehlivan’a haber verdiler. İsmail Pehlivan geldiğinde Yusuf, yeni yeni kendine geliyordu. Kolay değil, 18 saat hiç durmamacasına at sürmüştü, bir an önce dergaha varmak, hocasına ulaşmak, kendisini çıldıracak hale getiren suallere cevap bulabilmek için...

Eğer, Karaok değil de başka bir at olsaydı, mutlaka çatlardı, ama Karaok dayanmıştı, çünkü o, Deliorman’da yetişmişti.
Hocasının geldiğini gören Yusuf, kalkmak için davrandı, ama başaramadı, vücudu beynini dinlememişti, hocasına mahcup mahcup baktı. İsmail Pehlivan, Yusuf’a bakıp gülümsedi:
-Yat evladım. Seen gibi bir pelvanı bile bu hale düşürcek kadaa niçin zorladın kendini. Sen ep büle kendini zorlayacak, beynine ve gönnüne taşıyamıcaa yükler mi yükleceksin? Akşam namazından soona odama gel. Hele dinneyeem. Seni bu kada zorlayan neymiş.
Akşam namazına kadar dinlenerek kendine gelen Yusuf, namaz sonrası İsmail Hoca’nın odasına geldi. Yusuf’un bu odaya üçüncü girişiydi. Buraya geldiğinde her zaman çok heyecanlanıyordu. Duvarda asılı Demir Baba’nın hatıraları ve daima kilitli sandık, Yusuf’u sanki Demir Baba’nın yaşadığı günlere götürürdü.

Yusuf, Demir Baba’nın silahlarını görünce, Fındık Kırma Taşı’nı kaldırdığı ve Demir Baba’yı görme şerefine eriştiği geceyi hatırladı. O günden bugüne yalnızca 7 ay geçmişti, fakat Yusuf, bu yedi ayda öyle şeyler yaşamıştı ki, sevincin en coşkulusundan üzüntünün en acı vereni arasında gidip gidip gelmişti. İşte bu yüzden Yusuf’a yedi ay değil de yetmiş yıl geçmiş gibi geliyordu.

DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #17 : Haziran 09, 2009, 03:55:26 ÖS »

Cevabı gülde bulursun


       -Yusuf! Otur hele.
Demir Baba’nın eşyaları karşısında dalıp giden Yusuf, hocası İsmail Pehlivan’ın sesiyle bulunduğu ana döndü. Dalıp gitmişti. Filipe ve 1485’te Türkler tarafından kurulan, Filipe-Sofya yolu üzerindeki şirin Türk şehri Tatarpazarcığı’ndaki isyan günlerini hatırlamıştı. Türk insanının en büyük kusurlarından biri değil miydi; geçmişe dalarak yaşadığı, değerlendirmesi, kıymetlendirmesi gereken anı unutmak, geçmişin hatırası içinde kalıp gelecek için çalışmaktan geri kalmak...
Yusuf, uzak köşede belli belirsiz olan hocasına baktı, hemen yanında gösterdiği yere oturdu.
-Bre Yusuf, dalıp gitmişsin.
Yusuf, içeri girdiği anda, hocasına selam vermeden, Demir Baba’nın eşyalarına bakarak dalıp gitmenin, İslâmiyyetin selam gibi çok mühim bir emrini terketmenin utancındaydı.
-Efendim! Demir Buba’nın yâdigarlaanı duvarda gürünce bi an dalmışım.
İsmail Hoca gülümsedi, Yusuf’un omuzunu okşadı:
-Yusufum. Geçmiş, yüz akımız veya yüz karamızdır, ancak geçmiştir. Ders almamız ilazım. Gelecek, önümüzdedir, kavuşup kavuşmıcaamız belli diil. Gelecek için çalışçaz, gayret etçez, ama ona saplanıp kalmıcaz. Kıymetini bilmemiz gereken, sahip olduumuz, içinde bulunduumuz andır. Onu değerlendirmemiz ilazım. Büyük evliyalardan biri, tasavvufu, “Tasavvuf, evliyalık, zamanı en kıymetli şeyle değerlendirmektir” diye tarif itmiş. Ya evladım Yusuf, geçmişi ve gelecee göz ardı itmicez, ama, mutlaka içinde bulunduumuz anı değerlendirceez. Gelelim, şindi saa, içinde bulunduumuz ana, süle bakam, seni bu kaa yıkan, perişan iden nedir?
Yusuf, anlattı, beynindeki soru işaretlerini, gönlündeki şifa bulmaz yaraları, isyanlarını. Sordu hocasına:
-Hocam. Son Bulgar isyanında nice suçsuzlar öldürüldü. Bunnarın günahı neydi?

İsmail Hoca, Yusuf’un sualinden işinin zor olduğunu anladı:
-Yusuf’um, her zulme uurayan günahkar ve suçlu olur diye bi şey yok. Zulme uurayan masum kimseler, Ahirette öyle derecelere kavuşurlar ki annatılmaz. Daa ölüm anındayken Ahıretteki dereceleeni görülee ve ölüm acısını hissetmezlee. Bize zulüm gibi gözükenlee onnarın için irahmettir. Asıl acınması gerekennee, mazlumlaa diil, zulmedennee ve zulme mani olmak için çalışması gerekennee, yani bizleeriz. Eğer, biz müslüman olarak, zulmün önnenmesi için gerektii gibi çalışmamışsak vay bizim alimize.
İsmail Hoca, dilinin yettiğince anlattı Yusuf’a. Allahü teâlânın hiçbir kuluna zulmetmeyeceğini, bize zulüm gibi gözükenlerin altında nice rahmetin, hikmetin olduğunu, görünenlerin ardında nice başka gerçeklerin gizli bulunduğunu, Kur’an-ı kerimdeki Musa ve Hızır Aleyhisselam kıssalarını. İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubatının birinci cildinden kaza, kader ve kulun uğradığı belalar hakkındaki yazıları misal vererek açıklamağa çalıştı.
Hocasının bu sözlerinden sonra Yusuf, acınması gerekenlerin zulme uğrayanların değil, zalimlerin ve zulmü önlemeyenlerin olduğunu, Allahü teâlânın her işinin adalet ve ihsan üzere bulunduğunu iyice anladı.

Yusuf, hocası İsmail Pehlivan’ın suçsuz kimselerin uğradığı zulümler konusundaki açıklamasıyla, rahatlamıştı, ama, hâlâ Tosun Bey ve Yörük Ali pehlivanın hapsedilmesini ve cani Nikofski’nin salınmasını bir türlü kabullenemiyordu. Osmanlı hükümetine ve padişaha güveni sarsılmıştı.
-Hocam, dedi. Bulgar isyanında çok büük kahramannık güsteren Tosun Bey ve Yörük Ali Pelvanı nası hapsedeele, buna karşılık da cani Nikofski’yi nası salaala... Bunu bi türlü annamış diilim. Bunu bi türlü kabullenemiyerim. Koca Usmannı Devleti bunu nası yapa?
İsmail Pehlivan acı acı güldü:
-A Yusuf evladım. Bazı şeyleri annamak için yaşın çok genç. Devletlee arası ilişkileede haklı haksız diil, güçlü güçsüz vaadır. Bugünneede, koca Usmannı yorgun. Abdülaziz Han, şehit idildi, Murat Han, hastalıı sebebiyle tahttan indirildi. Abdülhamid Han ise tahtta daa çok yeni. İşte İngiliz gavuru Usmannıyı büle bi zamanda yakaladı. Bütün bu süledikleen İngiliz gavurunun başı altından çıkıyeri.

İsmail Pehlivan’ın açıklamaları Yusuf’u pek tatmin etmemişti:
-Ama hocam. Bütün bu süledikleeniz, mazlumlaan hapsedilmesine, zalimleen de selbes bırakılmasına mazaret ulabilir mi? Adalet, üzerine kurulan Usmannı Devleti, zulme nasıl alet ulur? Kadere rıza güstermek dimek, oturup beklemek, yapılan haksızlıkları hiç ses çıkaamadan kabullenmek dimek mi?

İsmail Pehlivan, Koca Yusuf yapısındaki birinin hayatın gerçeklerini kabullenmede zorlandığını, kendisinin, onun beynindeki soru işaretlerini tam olarak çözmede başarılı olamayacağını, buna, ancak, gönül gözü açık bir âlimin cevap verebileceğini, Yusuf’u, huzura kavuşturabileceğini, Yusuf yapısında birisinin şifasının gönül yolunda olduğunu daha iyi anladı:
-Oğlum Yusuf! Dilerin, tez zamanda hem beynindeki hem de gönnündeki acılara son vercek bir gönül eriyle karşılaşır, seni perişan eden suallere cevabı gülde bulursun.
Yusuf, şaşırmıştı. Demir Baba’dan sonra hocası İsmail Pehlivan da gül demişti:
-Hocam, gül mü dediniz?
İsmail Pehlivan, Yusuf’un şaşkınlığına güldü:
-Evet, gül dedim. Bre Yusuf! Gül! Gül! Benim güldüüm gibi sen de gül, nice bin gönül ehlinin gül dedii gibi sen de gül de.
Yusuf’ta, ne gül diyecek ne de gülecek hal kalmıştı, o, Demir Baba’dan duyduğunu hocası İsmail Pehlivandan duymanın şaşkınlığındaydı?
-Cevabı gülde bulursunuz diye sülediniz.
-Evet bre Yusuf, cevap güldedir. Gül; ilahi aşka, kadere, gerçek aşka götüren evliyalara, tasavvufa, kadere, sevgiliyi sevgiliye kavuşturan ölüme, en önemlisi de Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme işaret eder. İşte seen sualleene cevap bu gülleen birindedir, arayıp bulcaksın, ne güzel demişlee, “Arayan bulur” diye.

İsmail Pehlivan, Yusuf’un şaşkınlığı karşısında ona takılmadan edemedi:
-Az kalsın unutuyerdim. Bi de, gülfidanlaa, gülçehrelee, gülbeyazlaa, ayşegüllee, fatmagüllee ve pembegüllee vaa. Bilemem cevabın bu gülleede de olabilir. Leyla’dan Mevla’ya giden yol vaardır, gerçi, çok zorlu, çok çetindir ama... Sen zor olanı seveesin. Otlukköyü’nde, Hıdrellez günü, niyet çömleğinden gülü çektiini duymadık mı saniyersin?

   
DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #18 : Haziran 16, 2009, 11:38:08 ÖS »

Hangi güldü?


              Hocasının gülçehreli takılması ve Otlukköyü’nde Bulgar kızı Nadya’nın zorlamasıyla niyet çömleğinden gülü çekmesini hatırlatması karşısında Yusuf, bir genç kız gibi kızardı. Hocası, Otlukköyü’nde yaşadıklarını nasıl haber almıştı. Bu İsmail Hoca boş biri değildi galiba. Ya istihbarat ağı çok genişti ya da gönül gözü açıktı.
-Ama hocam! O güllerlen bu güllerin ne ilgisi vaa?
-Vaa koç yiğidim vaa. Bütün yaradılmışlaa, Allah’a götüren bi alamettir, kimisi çabuk ulaştırır kimisi de süründürür.
Yusuf, hocasının gülden bahsetmesiyle, Demir Baba’nın “Güle üç defa yenildiinde gerçek pelvan olcaksın” sözüne cevap bulduğunu zannetmişti, ama, hocasının konuşmasından sonra kafası iyice karışmıştı, hangi güle, nasıl yenilecekti?
Hocasının Otlukköyü’nden bahsetmesiyle, Yusuf, Otlukköyü’nde yaşadıklarını ve Nadya’yı hatırlamıştı. Nadya ile yolları nasıl da kesişmiş ve sonunda ölümle ayrılmıştı. Kader; nereden nereye. Karalar Köyü neresi, Otlukköy neresi? Bir tarafta Karalar köyünden bir Türk genci, diğer tarafta Otlukköy’den bir Bulgar kızı. Yolları kesişiyor ve birbirlerinin hayatlarını kurtarıyorlar. Kader işte...

Yusuf, bu düşünceler içinde bocalarken hocası sessizliği bozdu.
-Neyse evladım. Gülçehreleri ve Otluk Köyü’nü bırakaam. “Kadere irıza, oturup beklemek mi” dedin. Kader, mevzuu bırak bizim gibi cahilleri nice âlimlerin ayaanın kaydıı çok derin bir konudur. Ama şunu bilip îman itmek ilazım; Allahü teala kuluna zulüm itmez, kula düşen sebeplere sarılıp çalışmak. Bi islam âlimi, kader, ilmi mütehakkim, zorlayıcı, cebredici ilim diil, ilmi mütekaddim, öne alınmış ilimdir, demektedir. Yani, kişinin o işi nasıl yapcaanı Allahü teala bildii için ezelde üle yazmıştır. Kadere tam olarak îman, ancak kalp gözünün açılması, evliyalıkla mümkün. Gelelim, Usmannı Devleti, Tosun Bey gibi kahramanları nası hapse attı meselesine. Bunu ürenmek istiyerdin dii mi?
-Evet hocam.
-Evladım. Dinimizde, genel kaidedir. Büük zarara mani olmak için küçük zarar tercih idilir. Burada da Usmanlıyı, İngiliz ve Moskof gavurlaanın vercee zarardan ve yeni bir savaştan korumak için büle yapıldı. Usmannı Devleti, İngiliz’in istekleene peki diyerek Tosun Bey ve Yörük Ali Pelvanı içeri atmak, Nikofski canisini de salmak mecburiyetinde kalmıştır. İşin özü bu. Kısacası, güçlü diilsen büüle zelil durumlara düşeesin. Kırkpınar güleşleenin niçin yapıldıını zannediyersin? Size bunu kaç defa annattık. Kırkpınar güleşleeni yapmaktan maksat, sahip bulunduumuz güzellikleri korumak için, maddi manevi güçlü olmanın misalleştirilmesidir. Son zamannaada, Kırkpınar’da misalleştirilen şekilde güçlü olmadık ki bu durumlara düştük. İşte bu sebepten senin Kırkpınar’da bilee bükülmez bir yiit olmanı istiyeriz. Annadın mı?
Yusuf, bir daha kaderinin ne yönde çizildiğini anladı ve boynunu büktü:
-Annadım hocam annadım. İnşallah bunun için çalışçaam.

Yusuf, hocasıyla uzun uzun konuştuktan, kafasındaki soru işaretlerine cevap bulduktan sonra, Dergahtaki arkadaşlarıyla hasret giderdi. Özellikle Filiz Nurullah, Yusuf Agam, diyor başka birşey demiyor, bir an olsun onu yalnız bırakmıyordu.
Yusuf, hocası İsmail Pehlivan’ın bir an önce köyüne dönüp Dursun Pehlivanla çalışmalara başlamasını istemesi üzerine arkadaşlarıyla vedalaşıp Karaok’a atladığı gibi hemen köye dönmüştü.

Yusuf, köye döner dönmez çalışmalara başlamıştı. Buna en çok hocası sevinmişti. Yusuf, Tosun Bey’in hapse atıldığını işittikten sonra, Dursun Pehlivan’a, çok kırıldığını, güreşi bırakacağını ve babası gibi çiftçiliğe başlayacağını söylemişti. Dursun Pehlivan, bu kararından vazgeçirmek için çok gayret etmiş, ama bir türlü Yusuf’u ikna edememişti. Dursun Pehlivan, son çare olarak Yusuf’un Filipe’ye gidip Tosun Bey ve Yörük Ali’yi, dönüşte de Demir Baba Dergahı’na uğrayıp İsmail Pehlivanı görmesini istemiş, bunun için Yusuf’un babasından izin almıştı. Dursun Pehlivan, Yusuf’a, güreşi bırakma kararından babasına ve ninesi Çavuş Ana’ya bahsetmemesini söylemişti. Eğer, böyle bir kararı Yusuf’un babası İsmail Ağa, duyacak olursa, kıyamet kopar, bir daha Yusuf istese bile güreşe dönemezdi.

Yusuf, döndükten sonra, Dursun Pehlivan’a bir şey anlatmamış, hemen çalışmağa başlamıştı. Dursun Pehlivan da bir şey sormamıştı. Çalışmalarına aralıksız devam eden Yusuf, yakın köylerde yapılan bütün güreşlere ustasıyla birlikte katıldı. İşi olmadığı sürece babası İsmail Ağa da onları yalnız bırakmıyordu. Sanki düğün güreşlerinde güreşen Yusuf değil de o gibiydi. Çavuş Ana da fırsat buldukça yakın köylerdeki güreşlere gelerek torununun güreşlerini seyrediyor, “Ya Rabbi, turunumun başpelvan olduunu gürmeden canımı alma” diye dua ediyordu.

Güreş olmadığı zamanlar Yusuf, bütün gayretiyle çalışmalara devam ediyordu. Kasım ayında Yusuf, artık büyükortada, Kel Mehmed ise başaltında güreşmeğe başlamıştı. Dursun Pehlivan, artık Yusuf’a öğreteceği fazla birşeyin kalmadığını düşünüyordu.
Bu arada hem Rumeli hem de İstanbul kaynamağa devam ediyordu. Rumeliyle ilgili İstanbul’da karar alınmağa çalışılıyordu. Başta Rusya ve İngiltere, Rumeli ve özellikle de Bulgaristan konusunda İstanbul Hükümeti’nden, Rumeli’nin elden gitmesi manasına gelen isteklerde bulunuyorlar, Fransa, Avusturya, İtalya ve ABD de buna destek veriyordu. Bu istekler, Şumnu’da oradan da Karalar Köyünde duyulunca Yusuf, çıldıracak hale geliyordu. Koca Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü durumu bir türlü kabullenemiyordu. Yusuf gibi Deliorman’dakiler, İstanbul’un dertleriyle yakın, yardımlarıyla uzak olduğunu düşünüyorlardı.
Kasım ayının başında Karalar Köyü’ne bir haber ulaştı. Şumnu Mutasarrıfı, Sancak Mülki Amiri Daniş Efendi ve Belediye Başkanı Ahmet Rıza Efendi, eğitim öğretim yararına at yarışları ve güreş organize etmişlerdi.
   
DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #19 : Haziran 27, 2009, 04:47:20 ÖS »

“Güreş meydanı savaş meydanıdır”


              Şumnu Mutasarrıflığının ve Belediye Başkanlığı’nın birlikte, eğitim öğretim yararına düzenlemiş olduğu güreşte, para ödülü verileceği Razgırad gibi çevre şehir, kasaba ve köylerde duyurulmuştu. Güreş haberini işiten bir çok pehlivan ve atlarına güvenen akıncı torunları, güreş gününden önce Şumnu’ya gelip hanlara yerleştiler.

Yusuf’un köyü Karalar, Şumnu’ya üç saatlik mesafedeydi. Bunun için onlar da güreş gününden bir gün önce ustası ve babasıyla birlikte Şumnu’ya geldiler ve aile dostları Zahireci Hüseyin Ağa’ya misafir oldular. Hüseyin Ağa, onları görünce çok sevindi. Yusuf’u ilk başta çıkaramayınca, kendisiyle çok samimi olan Yusuf’un babası İsmail Ağa, takıldı:
-Te be! Üsmen Aga’nın öküzü gibi ne bakiyersin, tanıyamadın mı?
-Tanıyamadım ba! Kim bu aslan parçası?
İsmail Ağa, Hüseyin Ağa’nın daha altı ay önce gördüğü Yusuf’u tanıyamamasından son derece keyiflenmişti:
-İyi bak bre! Bana benziyer mi?
Yusuf’a dikkatli dikkatli bakan Hüseyin Ağa, Yusuf’un çakır gözlerine bakınca şaşkınlığı iyice arttı:
-A be bu Yusuf mu?
Yusuf, mahçuptu, babasının ise ağzı kulaklarına varmıştı:
-Yusuf tabi.
-Olamaz! Bi insan altı ayda bu kadaa diişemez.

Hüseyin Ağa ve misafirleri öğle yemeğini yedikten sonra hemen güreş sohbetine başlamışlardı. Bu arada, Dursun Pehlivan müsaade istemişti:
-Biz Yusuf’la gidip güleş miidanını görem.
Bu istek, Hüseyin Ağaya gülünç gelmişti:
-Te be Dursun Pelvan! Güleş günü yolu bulamıcaandan mı korkiyersin? Merak itme, ben sizi götürürüm?
Dursun Pelvan güldü:
-A be Hüseyin agam sen benden iyi bilirsin ya yine de süleyeyin. Ordulaa için muharebe miidanı neyse, güleşçiler için de güleş miidanı udur. Nası muharebe miidanını tanımıyan bi ordu muvaffak ulamazsa, ermiidanı olan güleş miidanını iyi tanımayan güleşçi de başarılı ulamaz. Bunun için biz Yusuf’la gidip göreem bakaam, miidanın niresi kumlu, niresi sert, niresi yumuşak, engebelli.
Hüseyin Ağa da gülerek karşılık verdi:
-Te be bu güleşleen Kosova Miidan Muharebesi’nden farkı yokmuş da biz bilmiyermişiz.
-Ne saniyerdiniz ya!
Hep birlikte gülüştüler. Dursun Pehlivan ve Yusuf, güreş yapılacak yeri görmek için ayrıldılar. Güreşler eğitim öğretim yararına olduğu için büyük askeri kışlanın orta bahçesinde yapılacak seyircilerden giriş ücreti alınacaktı.

Yatsı namazını kıldıktan sonra, ustası Dursun Pehlivan, “Yarın güleş yapcaksın, seen erken uyuman ilazım” diyerek Yusuf’u yatmağa göndermişti. Yusuf, gitmek istememişti, iyi biliyordu ki, babası ve diğerleri sabah namazına kadar güreş konuşacaklar, Sarı Saltuk’tan Er Sultan’a, Kazıkçı Karabekir’den Kavasoğlu’na nice efsane pehlivanların menkibelerini anlatacaklardı.
Dinlemek için neler vermezdi. Ama, emre uyarak yatmağa gitti, gönlü, aklı fikriyse güreş sohbetinde kaldı. Yusuf, yatağa girdi, ancak, uyumak ne mümkün. Gidip gizlice anlatılanları dinlemek istedi, fakat yakalanırsa çok ayıp olurdu. Yatağın içinde döndü durdu. Heyecanlıydı. İlk defa, Şumnu gibi büyük bir yerde güreş tutacak, paşalar, Şumnu’nun ileri gelenleri orada olacaklardı.
Yusuf, kendisine güveniyordu, ancak yine de heyecanlanmaktan kendini alamıyordu. Yusuf, daha şimdiden Kırkpınar, Kırkpınar’da Aliço ile güreştiği hayalleri kurmağa başlamıştı.

Yusuf, delikanlılığa yeni adım attığı bu yıllarda, Aliço, Kırkpınar’da rakipsizdi. Çoğu zaman güreşmeden başpehlivanlık ödülünü alıp gidiyordu. Aliço’nun yine güreşmeden ödülü aldığı haberi Deliorman’a gelince bütün Deliormanlılar, kızıyor, “Ey Aliço, saa Kırkpınar’ı dar getircek bi yiğit inşallah, Deliurman’dan çıkcak” diyorlardı. Yusuf da bunları işittikçe, Aliço’ya Kırkpınar’ı dar getirme ateşiyle yanıyordu.

Yusuf, Dursun Hoca’nın kendisine artık öğretecek bir şeyi kalmadığını, kendisiyle birlikte güreş kovalayabilecek, halen güreşmekte olan bir hocayla birlikte olması gerektiğini düşünüyordu. Yusuf, bu düşüncelerle uyuyakaldı. Rüyasında Kırkpınar’daydı, Aliço ile güreş tutuyordu.

Cuma namazından sonra, bütün Deliorman, Kışla Meydanı’na koşmuştu. Çünkü Deliormanlılar’ın iki karasevdalısı oradaydı. Bir tarafta, at yarışları diğer tarafta güreşler. Deliormanlı nasıl yerinde dururdu. Tuna Orduları Başkumandanı Abdülkerim Nadir Paşa’nın güreşlere gelmesi ortalığı daha da heyecanlandırmıştı.

Ustası Yusuf’un, büyükortada güreşmesini istemişti. Kel Mehmet’in de başaltına çıkacağı haberini almışlardı. Yusuf’un heyecanla beklediği an gelmişti. Cazgır, büyükorta pelvanları miidana diye bağırmasıyla Yusuf, besmele çekip üzerindeki beyaz gömleği çıkardı. Yağ kazanına doğru yürüdü. Yusuf’tan başka dört pehlivan daha soyunmuştu. Bu dört pehlivan, büyükortanın meşhur pehlivanlarıydı, seyirciler bunları tanıyordu, ancak Yusuf’u ilk defa büyükortada görüyorlardı. Yusuf, her ne kadar boylu poslu olsa da, her halinden 17 yaşında bir genç olduğu belli oluyordu. Seyircilerin tepkisi değişik oldu:
-Kim bu beyaz tenni sarışın?
-İlk defa görüyeriz?
-Abe epten tecrübesize benziyeri.
-Büyükorta pelvannarı ezee bunu.
-Te be bunun ustası nerde. Nası salmışla büyükortaya?
-Yannız boyla posla pelvanlık olur mu? Tecrübe ilazım.

   
DEVAM EDECEK...

Logged
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: