Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1] 2   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Koca Yusuf (Ecdadımızın ruhunu bulacak, heyecanla okuyacaksınız...)  (Okunma Sayısı 1710 defa)
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« : Mayıs 06, 2009, 05:04:55 ÖS »

Koca Yusuf
Avrupalılarla güreşmeyi cihad kabul eden cihan şampiyonu pehlivan




      Bütün dünyanın, “Cihanı titreten Türk”, “Koca Yusuf” diye tanıdığı efsanevi pehlivan, 1859 yılının kara kışında, bugün kuzey Bulgaristan’da kalan ve pehlivanlar diyarı diye bilinen Deliorman bölgesinin Şumnu iline bağlı Karalar Köyü’nde doğdu. Babası Deli İsmail tarafından, doğumundan hemen sonra, dayanaklı olsun diye vücudu karla ovuldu. Çok iri bir bebek olduğu için nazarlandı ve Hızır aleyhisselamın getirdiği ilaçla artık öldü diye bakıldığı bir zamanda şifaya kavuştu. 15 yaşına geldiğinde, Razgırad- Mumcular Köyü yakınındaki Demir Baba Pehlivanlar Tekkesi’ne gönderildi. Burada pehlivanlık imtihanını kazandı. Demir Baba’nın kimsenin kaldıramadığı Fındık Kırma Taşı’nı kaldırdı ve Demir Baba ile görüştü.

Demir Baba, kendisine pehlivanlığın şartlarını söyledi ve “Güle üç defa yenildiğinde gerçek pehlivan olacaksın” dedi.
Yusuf’un babasının Kara Ok isminde bir atı vardı, Yusuf, bir sünnet düğününde yapılan yarışı birinci olarak bitirdi ve Karaok’u babası Yusuf’a hediye etti. Yusuf ile Kara Ok ayrılmaz bir ikili olmuşlardı.

Pehlivanlık imtihanını kazanan Yusuf, Kıspet Giyme Merasimine hazırlanmaktadır. Filipe’ye yakın Kızanlık’a, merasim için gülyağı almaya giden Yusuf’a, hocası tarafından Filipe valisine verilmek üzere bir mektup verildi. Ve Yusuf, kendisini Otluk Köyü’nde 1876 yılında başlayan Bulgar isyanının içinde buldu. Yusuf, boğulmakta olan Bulgar kızı Nadya’yı kurtardı. Kız, Yusuf’a aşık oldu. Otluk Köyündeki isyana karışan Bulgarlar, Yusuf’u esir ettiler. Yusuf, Nadya’nın yardımıyla Bulgarların elinden kurtuldu ve Karlıova’daki Tosun Bey ile buluştu. Tosun Bey, sivillerin başına geçerek Bulgar çetecilere karşı savaş başlattı. Yusuf da, takım komutanı olarak Tosun Bey’in yanında Bulgarlara karşı savaştı. Osmanlı kuvvetlerinin gelmesiyle isyan bastırıldı.
İsyanın bastırılmasından sonra Yusuf ve Tosun Bey, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi’nin zorlamasıyla sivil Bulgarlara zarar vermekten yargılandı. Nadya’nın lehte şahitlik yapmasıyla beraat ettiler. İsyancıların başı olan Nadya’nın babası, Yusuf’un lehinde ifade veren kızını mahkeme salonunda öldürerek kaçtı. Yusuf, bu hadiselerden sonra köyü Karalar’a geldi. Geciken Kıspet Giyme Merasimi hazırlıklarını sürdürdü.

Yusuf ve Tosun Bey, Karlıova’ya doğru yola çıktılar, atlarını, serbest bırakmışlardı, ikisinin de yönü Karlıova’ydı. Fakat gönülleri, çok farkı yollardaydı. Tosun Bey, son bir aydır yaşadıklarını düşünüyor, bunları anlamakta güçlük çekiyordu. Filipe, Kızanlık, Tatarpazarcık gibi güzelim güller diyarlarında neler oluyordu böyle. Niçin gül alıp gül vermek yerine, kan, kin ve düşmanlık alınıp veriliyordu. Yüzlerce yıldır, Müslümanlarla birlikte yaşayan Bulgar çorbacılar, bu kadar acımasız nasıl oluyorlardı. Bunlar gibi nice bin soru Tosun Bey’in beyninde birbirleriyle çarpışıyor, cevap denen çıkış yolunu arıyorlardı. Gönlüyse, beyninden yol bulan akreplerle şifa bulmaz şekilde zehirlenmiş gibiydi.

Yusuf’un haliyse, Tosun Bey’den çok daha fenaydı. O, daha hayatın gerçek güzelliklerini tanımadan, hayatın küçük acılarıyla karşılaşmadan, çok büyük, çok yıkıcı, nice akıllı kimselerin dahi cevap bulamadığı acılarla karşı karşıya kalmıştı. O da Tosun Bey gibi, niçin, Bulgarlar niçin ayaklanıyor, günahsız insanlar, acımasızca niçin öldürülüyor, diyor, beynindeki nice yüzbin suale cevap arıyordu. Yusuf, inanıyordu, bütün Kainatın yaratıcısı, insanlara anasından çok daha merhametliydi, kullarına zulmetmezdi. Ninesi de, hocası da ona böyle öğretmişti. O zaman, günahsız insanların acımasızca katledilişi, hep iyilik yapanların hem de iyilik yaptıkları tarafından zalimce öldürülüşü nasıl açıklanacaktı?

Yusuf, bu sualleri Tosun Bey’e sormak istedi. Anladı ki, onun hali kendinden farklı değildi. Kime sorsaydı, ninesine mi, yoksa hocası İsmail Pehlivan’a mı? Yusuf, Rabbine karşı isyana düşmekten korkuyor, “Ya Rabbi, beynimdeki cevapsız suallerin, cevabına kavuşmamı nasip et” diye dua ediyordu. Demir Baba’nın, “Güle üç defa yenildikten sonra, gerçek pehlivan olacaksın” sözleri, bir an olsun aklından çıkmıyordu. Bu sözlerden sonra, Yusuf’un rüyaları, hayalleri ve düşleri hep güllerle dolmuştu. Ancak, son zamanlarda, güllere kan da bulaşmıştı. Al renkli güller, al renkli kanla yıkanıyor muydu, yoksa kirleniyor muydu, bir türlü anlayamamıştı...


Koca Yusuf'un kısaca hayatı hakkında malûmatı aşağıdaki linkten bulabilirsiniz:
       TIKLAYIN


DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #1 : Mayıs 07, 2009, 04:03:56 ÖS »

Demir Baba Dergahı’nda, ortalık ana baba günüydü


       Karaok yürüdükçe, sırtındaki Yusuf mesafe alıyor, menzilleri aşıyordu. Beyni ve gönlüyse, yolları aşamıyor, her ikisi de dipsiz uçurumlara yuvarlanmış, derinlere daha derinlere doğru hızı artarak düşüyorlardı.
Tosun Bey, Yusuf’a, Ümmü Sinan, hazretlerinin:

“Seyrümde bir şehre vardum
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanımın tacı tahtı
Bağı duvarı güldür gül

diye bahsettiği şehrin, Karlıova olduğuna inandığını söylemişti. Fakat, Yusuf, buna inanamıyordu, güller şehri Karlıova, Kanlıova olmuştu. Gül şehri neresi, hocası İsmail Pehlivan’a sormalıydı. Gülle ilk tanışması, güzelliklere değil, kanla olmuştu. Gül deyince Nadya’yı, onun al kanlar içinde yere düşüşünü, ve Yusif, Yusif diye diye can verişini hatırladı. Hatırlamasıyla birlikte, yüreği acı acı sızladı. Nadya, Hıdrellez’de, niyet çömleğinden, ona zorla çekim yaptırmış ve o da Nadya’nın gülünü çekmişti. Sonra da, Nadya’dan bir türlü kurtulamamıştı. Hatta, onu, ateşten kurtarmak için ölümü göze alarak, alevlerin içine dalmıştı. Acaba, bu güle ilk yenilişi miydi? Herhalde, değildi. Nadya’nın isteklerini kabul etmemişti, ölümüyle yolları kesin olarak ayrılmıştı. Yine de hocası İsmail Pehlivan’a sormalıydı, Nadya ile yaşadıkları güle yeniliş sayılır mı diye.

Yusuf, Demir Baba’nın “Güle üç defa yenilince gerçek pehlivan olacaksın” sözünden sonra hep, güle yenilmenin nasıl olacağını düşünmüştü. Ve güle yenilmenin yollarını aramıştı. Aklı bir türlü almıyordu, pehlivanlığa soyunan bir kimsenin, yenilmek için çare aramasına. Karaok yürüyor, Yusuf mesafeler aşıyor, güller kokuyor, kan dökülüyordu. Kimi bayrak, rengini şehitlerin, kimi bayraksa mazlumların kanından alıyordu. Ve Yusuf, Karaok’un sırtında mesafeler aşarken, gülün, güle yenilmenin sırrını arıyordu.

Demir Baba Dergahı’nda, ortalık ana baba günüydü. Bütün Deliorman, Demir Baba Dergahı’na koşmuştu. Dergah, Yavuz Sultan Selim’in başpehlivanı Demir Baba tarafından yapılmıştı. O günde bugüne, tasavvuf terbiyesi içinde, Cihan Devleti Osmanlı’ya pehlivanlar yetiştirmişti. Deli İsmail Pehlivan, “Oğlum Yusuf, kıspet giyecek” diye, bütün Deliorman’ı, Filipe’yi, Karlıova’yı, Kızanlık’ı Demir Baba Dergahı’na davet etmişti. Tosun Bey de oradaydı. Mayıs ayındaki yaşadıkları Yusuf’u Tosun Bey’e iyice bağlamıştı. Tosun Bey, bu yiğit insan, alperenlerin son temsilcisi, güle kara sevda derecesinde tutkun gönül insanı, onun için ikinci bir baba, hoca ve iyi bir arkadaş olmuştu. Tosun Bey’in gelişiyle dünyalar ona verilmiş gibi sevinmişti. Tosun Bey ile birlikte Tatar Pazarcık Kaymakamı da gelmişti. Kaymakam, Aziz Paşa’nın kendisine teslim ettiği ve İstanbul’dan, Saraydan, Yusuf için gönderilen Aziziye Nişanı’nı getirmişti.

1876 Haziran ayının üçü, günlerden cumaydı. Filipe ve yöresindeki ihtilalin bastırılmasından sonra Yusuf, bir kaç gün Karlıova’da, Tosun Bey’in yanında kalmış, kıspet giyme töreni için gül yağı ve gül suyu aldıktan sonra hemen Razgırad sancağının Kemaller Kazasına bağlı Mumcular Köyü’nün yakınındaki Demir Baba Dergahı’na gitmiş, başından geçenleri, kafasındaki katliamlarla ilgili soru işaretlerini hocası İsmail Pehlivan’a anlatmıştı. Hocasıyla uzun uzun görüşmüşlerdi. Hocası, ilk önce, Yusuf’un kafasındaki katliamlarla ilgili sorularına cevap vermeğe çalışmış, “Bu soruların gerçek cevabını sana bir gönül ehli verir, gün gelir inşallah onunla karşılaşırsın” demişti. Kıspet giyme merasiminin nasıl olacağını, tarihini ve yapılması gereken hazırlıkları İsmail Pehlivan, Yusuf’a anlatmıştı. Yusuf, oradan da hemen köyü Karalar’a dönmüştü.

İhtilal sırasında, Filipe’de yaşananları duyan Yusuf’un anne-babası ve diğer yakınları, Yusuf’u Karaok’un sırtında karşılarında görünce, Yusuf, mezardan kalkıp da gelmiş gibi sevinmişlerdi. Özellikle annesi Ayşe gelin, ne yapacağını şaşırmış, Çavuş Ana’nın ve eşi İsmail Pehlivanın yanında sevincini pek belli edememiş, ancak, yalnız kaldıklarında hem ağlamış, hem de Yusuf’u doyasıya göğsüne bastırarak sevmişti. Akşam Yusuf yatıp uyuduktan sonra da, Ayşe gelin, Yusuf’un başı ucuna gelmiş, saatlerce uyuyan oğlunu seyretmişti.

Bütün Karalar Köyü, Demir Baba Dergahı’na akmıştı. Yusuf’un babası İsmail Pehlivan, ninesi Çavuş Ana, annesi, kardeşleri, kısacası bütün köy, hatta Şumnu’nun da yarısı gelmişti. Baba İsmail Pehlivan, kesmek için 10 tane boğa getirmişti. Başta, Filiz Nurullah olmak üzere, Yusuf’un bütün arkadaşları koşturuyorlardı. Bütün bunların heyecanındaki Yusuf, Filiz Nurullah’ın sesiyle irkildi:
-Bre Yusuf Agam! Ocamız İsmayil Pelvan seni istiyeri.
Yusuf, heyecanlanmıştı, hocası onu niçin çağırmıştı acaba...
Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #2 : Mayıs 07, 2009, 04:05:02 ÖS »

Demir Baba’nın vasiyeti


       Yusuf, hocasını, misafirlerin yanında değil de, odasında buldu. Hocasını az önce misafirlerin yanında görmüştü. Odasına çekildiğine göre, söyleyeceklerini başkasının işitmesini istemiyordu. Kapının önüne geldiğinde Yusuf epey heyecanlıydı. Hocası acaba ne söyleyecekti? Kapıyı tıklattı, hocasının gel sesiyle içeri girdi. Hocası İsmail Pehlivan, köşesinde, duvar yastığına dayanmış, şiltenin üzerinde oturuyordu.

Demir Baba Dergahı’ndaki bütün öğrenciler, hocanın odasına girmek için can atarlardı. Çünkü bu odada, Demir Baba’ya ait demir ayakkababılar, kıspet, kılıç, ok ve içinde kimsenin ne olduğunu bilmediği esrarengiz bir sandık vardı. Yusuf, heyecandan bunların hiçbirine bakamadı, selam verdi ve bekledi. Yusuf’u gören hocası gülümsedi:
-Yusuf evladım. Hele yakın gel. Şüüle karşıma otur. Saa süleceklem vaa.
Yusuf, hocasının işaret ettiği yere edeple iki dizi üzerine oturdu.
-Eee Yusuf! Kıspet giime cemiyetin çok güzel olcaa benzee. Emen emen bütün Deliurman gelmiş ba. Saa, çok ünemli bi şey sülemem ilazım. Sen de duymuşsundur ya. Kıspet giyme cemiyetleenin epsinde, ilk defa kıspet giyen pelvannara, Demir Buba’nın kıspeti giydirilir, Demir Buba’nın pelvanlıkla ilgili vasiyetleeni tutmaları, onun yolundan ayrılmamaları için. Soora, Demir Buba’nın kıspetini çıkarılaa ve kendi kıspetleeni giyeele. Ama senin durumun farklı.
Yusuf, korkmuştu:
-Yani hocam. Ben, Demir Buba’nın kıspetini giyemicem mi, onnan şereflenip bereketlenmicen mi, bundan marum mu kalcan?
İsmail Pehlivan, Yusuf’un telaş ve korkusuna güldü:
-Evladım, yannış annadın. Tam tersi.. Seen, Demir Buba’nın kıspetini devamlı giime şansın duudu.
Yusuf şaşırmıştı:
-Devamlı giime şansım mı efendim? Nası olcak?

Yusuf’un heyecanı İsmail Hocayı da etkilemişti:
-Hele sabret evladım. Şindi beni iyi dinne. Bu annattıklaam aramızda sır olarak kalcak.
-Peki hocam.
İsmail Hoca sevgiyle Yusuf’a baktı. Yusuf’u zaten severdi, ama son Bulgar ihtilalinde yaptıklarından sonra daha çok sevmişti. Onu oğlundan ileri biliyordu:
-Evladım. Demir Buba’nın vasiyeti vaa. Vasiyetinde, “Fındık Kırma Taşı’nı kim kaldırır ve kıspet kimin bedenine tam ularak oturursa, kıspetin devamlı sabı olur” diyeri.
Yusuf, kıpkırmızı kesildi. Demek ki hocası İsmail Pehlivan, Fındık Kırma Taşı’nı onun kaldırdığını biliyordu ha. Hocasına karşı o kadar mahçup oldu ki anlatılmaz. İtiraz etmek edepsizlik olurdu, boyun eğmekten başka çare yok gibiydi.
-Şimdi hocam. Ben mi yani?...

Yusuf’un şaşkınlığına ve itiraz etmek isteyip de, edemeyişine İsmail Pehlivan gülümsedi:
-Bre Yusuf! Fındık Kırma Taşı’nın kaldırıldıı gice ni olduunu, Demir Buba ile görüştüünü, Demir Buba’nın ne sülediini, bilmez miyiz sanırsın.
Yusuf, boynunu büktü ve birşey diyemedi. İsmail Pehlivan da daha fazla üstelemedi:
-Cuma namazından hemen soora, kıspet giyme cemiyeti yapılacak. Eer, kıspet bedenini uyar da kıspeti hak idersen, Demir Buba’nın kısbetinin senin ulduunu kimse bilmesin. Onu, ancak başpelvan olduunda giyeesin. Adi şimdi, gül yaanı ve gül suyunu getir de, kıspeti azırlayalım.
“Peki hocam” diyen Yusuf, büyük bir mahcubiyet ve heyecan içinde hocasının yanından ayrıldı. Hemen gül suyu ve gül yağını getirmeğe koştu.

Yusuf, Cuma namazını nasıl kıldığını bilememişti, hocanın ne okuduğunun farkında değildi. Hutbeyi, Şumnu Tonbul Camii Baş İmamı vermişti. Hocası İsmail Pehlivan, Yusuf’u hemen yanına oturtmuştu. Cuma namazı kılındıktan sonra hep birlikte, Demir Baba’nın türbesine gittiler. Ortalık ana baba günüydü. Kazanlar kaynıyor, yemekler pişiyordu. 10 boğanın eti karıştırılmış buğdaydan yapılan keşkek yemeği yenecek hale gelmişti. Bir köşede, Çavuş Ana ve Ayşe gelin, gözleri yaşlı, kıspet giyme merasimini bekliyorlardı.

Yusuf, hocası, babası, Tosun Bey, Kaymakam ve diğer ileri gelenler, Demir Baba’nın türbesine girdiler ve Demir Baba’nın ve vefat etmiş bütün müminlerin ruhlarına Fatiha okudular, onları vesile ederek, araya koyarak dua ettiler. Duadan sonra, hocası, Yusuf’a işaret etti ve Yusuf koşarak çıktı. İsmail Hoca ve beraberindeki misafirler de, türbenin dışındaki Fındık Kırma Taşı’nın yanına gittiler. İsmail Hoca’nın yardımcısı, Demir Baba’nın kıspetini getirdi. O sırada da, Yusuf, ayaklarına kadar uzanan yaka ve yen kenarları annesi tarafından işlenmiş, kıspetini giyerken başkalarının görmesi haram olan yerlerinin gözükmesine mani olan ve aynı zamanda şehitliğe işaret eden gömleğini giymiş halde geldi.

Yusuf, kefenini giymiş gibi hissetti. Zaten bu beyaz gömleği giymekle, Malazgirt Savaşı’ndan önce beyaz gömlek giyerek, bu benim kefenimdir, ölürsem beni bununla gömün diyen Alpaslan’ın ve Kırkpınar’ın doğmasına vesile olan ve güreşirken ölüp şehitlik mertebesine kavuşan iki yiğidin hatırası yaşatılmağa çalışılırdı. Yusuf da beyaz gömleği giyerek, iki alpereni, Alpaslan’ı ve Demir Baba’yı hatırlamış, ve orada hazır bulunanlara hatırlatmıştı. Yusuf’un hatırladıkları yalnızca bunlar değildi. Hızır’dan cüceye, güllerden hilale, Rüstem Ağa’dan Hazım Ağa’ya, Nadya’dan Nikofski’ye acı tatlı binbir hatıra beyninde çarpışıp duruyordu. İhtilalde yaşadıklarını bir türlü unutamıyordu. Öldürülen binlerce kadın, çocuk ve Nadya, “Yusuf, Yusuf” diyerek imdat istiyorlardı. Yusuf, geceleri çığlıklarla uyanıyor, bir daha uyuyamıyor, kırlara çıkarak dolaşıyor, dolaşıyordu.
-Bre Yusuf! Hele davran!
Yusuf, hemen yanından gelen ses ile daldığı kendi âleminden bulunduğu zaman ve mekana döndü. Hocası İsmail Pehlivan, kıspeti uzatmış, giymesini bekliyordu.

Demir Baba’nın kıspetini gören Yusuf, heyecanlandı, Hocasının kıspetle ilgili söylediklerini hatırladı. İçinden euzü besmele çekip, Rabbi yessir duasını okudu, sağ ayağını uzattı, daha sonra solu ve hocasının yardımıyla kıspeti giydi. Paçalar bağlandı. Kıspeti giydiğinde demirden daha sağlam, ipekten daha yumuşak bir giysiyi giymiş, görünmez manevi zırhlarla sarılmış olduğunu hissetti. Kıspet bedenine epey büyük gelmişti. Yusuf’u bir korku aldı. Ya kalfayla yapacağı güreş sonunda, kıspet bedenine uygun hale gelmezse ne yapardı. Hocasının yüzüne nasıl bakardı.


DEVAM EDECEK...


Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #3 : Mayıs 08, 2009, 03:14:22 ÖS »

Gül kokusu yayılıyordu


       Hocası İsmail Pehlivan, ellerini açtı ve dua etti. Duasında, Allahü teâlâya hamd, Peygamber efendimize salavat getirdikten sonra,”Ya Rabbi! Bu kıspeti giyen kuluna, en büük rakibi olarak kendi nefsini bilmeyi, pelvanlıı saa kullua ulaştıran yolda vasıta görmeyi, pelvanlın yedi şartına, pirimiz Demir Buba’nın vasiyyetine uygun hareket itmeyi, pelvanlıı, alperenlerin hatırası olarak bilmeyi ve alperenler gibi hareket edebilmeyi, pelvanlıı sana kavuşturan yolda araç görmeyi, amaç bilmemeyi nasip it” şeklinde başlayan uzun bir dua etti. Bu duaya başta Yusuf olmak üzere orada bulunan herkes cân-ı gönülden amin dediler.

Yusuf’un anne-babası ve Çavuş Ninesi, kendilerine bu günü gösterdikleri için gözyaşları içinde yüce Allah’a dua ediyorlardı.
Ve duanın sonunda hocası Yusuf’a döndü. İsmail Hoca, Yusuf’u yanına çağırdı. Yusuf, utancından iyice terlemişti. Kimsenin yüzüne bakamıyordu. Hocasının yanına geldi ve bekledi. Hocası, sol eliyle Yusuf’un kıspet kasnağından tuttu, sağ elini de kalbinin üstüne koydu. Gül yağı ve gül suyuyla yıkanmış kıspetten ortalığa çok güzel bir koku yayılıyordu.

Yusuf’a sordu:
-Yusuf! Hayatının sonuna kadaa, Demir Buba’nın koyduu pelvanlıın yedi şartına, ele, bele, dile, ayağa, göze, kulağa ve kalbe sahip çıkma şartına uycaana buradakileen uzurunda yemin ediyer misin?
Yusuf, gözlerini kapadı ve hocasına cevap verdi:
-Ediyerim. Hem vallahi hem de billahi Demir Buba’nın koyduu pelvanlıın yedi şartına uycam. Bunun için elimden gelen gayreti göstercem.
-Evladım Yusuf! Giidin beyaz gömlek, dünya istekleenden sıyrılmanın, şehitliin, Kırkpınar’ın duumasına vesile olan iki alperenin güleşirken şehit olmasının işaretidir. Bunu iç bir zaman aklından çıkaama. Allah, kıspet giimeni epimiz için ayırlara vesile kılsın. Adi öp büyükleenin elleeni de hayır dualaanı al. Soona da kahyayla şüüle bi güleş yapın da gürelim nice yiit, nice pelvan ulmuşsun.

Yusuf, hemen hocasının eline sarıldı. Büyük bir saygıyla öptü. Hocası, da, “Allahü teala muvaffak itsin, utandırmasın” diyerek alnından öptü. Yusuf, daha sonra Çavuş Ninesi’nin yanına koştu, kırış kırış ellerine sarıldı. Nineciği, “Hay bre! Yusufum büümüş te, kıspet giimiş. Rabbime şükürlee ossun. Bugünneri gürdüm. İnşallah başpelvan olduun günneri de gürürüm.” söylenmesinde Yusuf’u doyasıya sevdi. Hemen yanındaki Ayşe gelin, sıranın kendisine gelmesini bekliyor, büyüklerinin yanında sevincini belli edememenin doymuşluğunu yaşıyordu.

Yusuf, ninesinden sonra babasının elini öptü. Deli İsmail Pehlivan, Yusuf, başpehlivan olmuş gibi sevinçliydi. Öyle bir kucakladı ki, Yusuf, kemikleri kırılıyor zannetti. “Yusufum. senden irazıyım, Allah da senden irazı ossun. Daa ne diyeyim” diye dua eden Deli İsmail gözyaşlarına mani olamamıştı.

Yusuf, babasının elini öptükten sonra şöyle yan gözle anacığına baktı. Garip, cefakar anası, canından bir parça oğlunu kucaklamak için bekliyordu, kalbi sevinçten yavru bir kuş gibi pır pır ede ede. Ve sıra, Ayşe geline geldi. Oğul, anasının elini öptü. Ayşe gelin, aslan gibi oğlunu bağrına bastı, doyamadı tekrar bastı. Elinden gelse göğsünde eritecek, içine alacak, dünyanın kötülüklerinden etkilenmemesi için Kıyamete kadar orada saklayacaktı. Yusuf da ana kucağında, göğsünün genişlediğini, bütün Deliorman’ı, içine aldığını hissetti. Yusuf’un, anasının yanında fazla kalması, babası Deli İsmail’i huzursuz etti. Hemen parmağıyla Yusuf’a dokundu. Babasının işaretiyle, anasından ayrıldı, diğer misafirlerin eline öpmek için koştu.
Ayşe gelin, mahzun mahzun, sanki Yusuf’tan devamlı ayrılacakmış gibi, arkasından bakakaldı. Kaç tane evladı vardı, ama nedense ona bir türlü doyamıyordu, küçük yaşta gurbete çıktığından mı, yoksa, doğumu ve doğum sonrası yaşadıklarından mı bir türlü bilemiyordu, ona baktığında hep bir daha kavuşmamak üzere ayrılacaklarmış gibisine geliyordu.

Yusuf, misafirlerin elini öptükten sonra, Pazarcık Kaymakamı’nın yanına geldi. Kaymakam, Yusuf’a, Filipe Valisi Aziz Paşa’nın selam ve dualarını ilettikten sonra, İstanbul’dan, Sultan Abdülaziz tarafından gönderilen Aziziye Nişanı’nı taktı.
Orada bulunanların hepsi, gözyaşlarını muhafaza edemediler. Halifenin, Osmanlı Padişahının Deliormanlı bir gence nişan göndermesi ne büyük vefakarlık, kadir, kıymet bilirlikti. Kaymakam, tam bir şey söyleyecekti ki, cemiyetin yapıldığı alana dört nala giren birisi, herkesin dikkatini çekti. Bu gelen, bir zaptiye onbaşısıydı. Köpük içindeki atından indi. Kaymakamın karşısına geldi ve selam verdikten sonra, elindeki bir kâğıdı kaymakama teslim etti.

Kaymakam dahil herkes, şaşırmıştı. Herkes, merak içindeydi. Zaptiye, bu kadar telaş içinde ne haberi getirmişti acaba?
Kaymakam, kendine uzatılan kâğıdı aldı. Bu bir telgraf kâğıdıydı. Avrupa’nın bir çok yerinde daha telgraf nedir bilinmezken Osmanlı Devleti, Rumeli’deki bütün vilayetleriyle telgraf bağlantısı sağlamıştı.
Telgraf kâğıdını okudukça kaymakamın yüz ifadesi değişti, elleri titremeğe, yüzü sararmağa başladı. Herkes, büyük bir merak içindeydi, kaymakamı bu kadar etkileyen haber neydi?

DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #4 : Mayıs 09, 2009, 03:44:02 ÖS »

Abdülaziz Han tahttan indirilmişti


       Gelen telgrafı okumayı bitiren kaymakam, iki damla gözyaşının akmasına mani olamadı. Bunu, göstermemek için acele elinin tersiyle sildi. Herkes, merakla, kaymakama bakıyor, onun söyleyeceklerini bekliyordu. Kaymakam, titrek bir sesle konuştu:
-Efendiler. Çok üzücü bir haber aldım. 30 Mayısta Abdülaziz Han, tahttan indirilmiş. Yerine yeğeni, kardeşi Abdülmecid Han’ın oğlu Murat Han, padişah olmuş. Ben, hemen Pazarcık’a dönmek zorundayım. Siz cemiyetinize devam edin. Kaymakam, İsmail Pehlivan’a, Yusuf’un babasına ve oradakilere Allah’a ısmarladık diyerek ayrıldı. Yusuf’un Kıspet Giyme Töreni için gelenler şok olmuştu.

Deliormanlılar, Abdülaziz Han’ı çok severlerdi. Pehlivanları çok seven, kendisi de güreşen Abdülaziz Han’ın yaptıkları, Deliorman’da destan gibi anlatılırdı. Aliço ile güreş yaptığı ve Aliço’yu yendiği söylenir, buna şeksiz şüphesiz inanılır ve efsane gibi anlatılırdı, buna inanmayanlara da, “Niçin inanmıyersiniz, Peygamber efendimizin halifesi olan Osmanlı padişahlarında kırk evliya gücü vardır” diyerek tepki gösterilirdi.

Kavasoğlu İbrahim, Aliço, Arnavutoğlu, Yörük Ali gibi Rumelili pehlivanları, saraya alması, onlara sarayda görev vermesi, güreşe vurgun, güreşten başka güzel tanımayan Deliormanlıları, Sultan Abdülaziz Han’a sevdalandırmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı:
-Te be niçin pelvan padişaamızı tahttan indirmişlee?
-A be niçin büle yapaala? Müslümanlaan halifesi hiç tahttan indirilir mi?
-Halifeyi tahtından indirmek hayır getirmez.
-Hak süledin. Başımıza çeşitli felaketleen gelmesi yakındır.
-A be! İslambol’da ne oliyeri büüle?

Yusuf da göğsünde Sultan Abdülaziz Nişanı ortada kala kalmıştı. Bu ne işti, büyük bir sevinçle Sultan Abdülaziz Han’ın nişanını göğsüne taktığında, pehlivanlar pehlivan Abdülaziz Han’ın tahttan indirildiğini işitiyordu. Bu haberden en fazla etkilenenlerden biri de, Yusuf’un hocası İsmail Pehlivan’dı. Abdülaziz Han, Demir Baba Dergahı’na her fırsatta yardım ederdi, Rumeli’deki gelişmelerle ilgili dergahla devamlı temas halinde bulunurdu. Şimdiyse artık Abülaziz Han, yoktu. İsmail Pehlivan çok üzgündü, ancak herşeye rağmen hayat devam ediyordu.

Kispet Giyme Cemiyeti bitmeliydi. Hemen kahyasına seslendi:
-Hey kahya! Haydi azırlanın.
İsmail Pehlivan’ın işaretiyle birlikte, kahya ve Yusuf, harekete geçtiler. Yusuf, üzerindeki beyaz gömleği çıkardı. Yusuf’un beyaz gömleği altından bembeyaz vücudu meydana çıktı. Yusuf, tam bir delikanlı olmuştu. Henüz 17 yaşında olmasına rağmen, ataları rüzgarın oğlu akıncılara benziyordu. Bu haliyle rahat 90 okka çeker gibiydi. Güreşçiden iyi anlayan Deliormanlılar, hayranlıklarını gizleyemediler:
-Maşallah diyin şu yiide!
-Breh! Breh! Analaa ne yiitlee duururmuş bre!
-Allah nazarlaadan saklasın! Şindiden tam bir başpelivan gibi olmuş ba!
Yusuf, heyecanlanmıştı. Beyaz tenli olduğu için, yüzünün kızarması hemen belli oluyordu. Yusuf, bir eliyle kıspetini tuturak hocası İsmail Pehlivan’ın karşısına geldi. Demir Baba’nın kıspeti, Yusuf’a bayağı bol gelmişti. Hocası, bol gelen kıspete bakıp Yusuf’a manalı manalı gülümsedi.

Az sonra kahya da, kıspetini giymiş halde geldi. Kahya ile Yusuf, İsmail Hoca’nın karşısında kıbleye karşı birbirleriyle el bağlayıp, sağ elle rakibinin sağ elini, sol ile sol elini tutup, duayı beklemeğe başladılar. Bu hareketleri, güreşimiz, bütün işimiz Hak içindir, Hak karşısında boynumuz kıldan incedir, manasınaydı. Kahya ile Yusuf’un el bağladığını gören Deliormanlı ihtiyarlar, gözyaşlarına mani olamadılar. Çünkü, el bağlamayla artık güreşte geri dönülmez an, gelip çatmış olurdu. El bağlayan güreşçiler, şartlar ne olursa olsun, hatır gönül dinlemeden kıran kırana güreşmek zorundaydı. Güreşçiler el bağladıklarında, Deliormanlı ihtiyarlar, kendilerini tutamazlar, sanki er meydanına kendileri çıkmış gibi heyecanlanırlardı.

İsmail Pehlivan, “Hani Ali, hani Veli, nerde pelvanların evveli?” diye başlayan ve “Vur sarmayı kündeden at, getir Hazreti Muhammed Mustafa’ya salavat, Allah! Allah! İllallah! Dualarla hep birlikte şu yiitlere diyelim maşallah” diye biten duasını okudu. Duanın bitmesiyle birlikte her iki pehlivan, yağlı güreşin ısınma hareketi olan ve her bölümü ciltlerle anlatılamayacak güzelliklere, manalara işaret eden peşreve başladılar. Yusuf, çok heyecanlıydı. Yere mi basıyordu, yoksa havada uçuyor muydu, farkında değildi. Kartal gibi çırpınırken zaman zaman da bir eliyle düşmemesi için kıspetini tutmağa çalışıyordu.
Yusuf’un bir şey dikkatini çekti, çok şaşırmıştı.


DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #5 : Mayıs 11, 2009, 10:39:23 ÖS »

İyi bir kispet lazım


       Yusuf, gözlerine inanamadı. Düşmemesi için bir eliyle tutmak mecburiyetinde kaldığı Demir Baba’nın kıspeti, peşrev hareketiyle beraber, vücuduna oturmaya başlamıştı. Sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Demek ki, Demir Baba’nın kıspetini giymeğe hak kazanmıştı. Bundan büyük sevinç, bundan büyük şeref olur muydu?
Kıspetin vücuduna oturmağa başlamasıyla birlikte Yusuf, daha büyük aşk ve şevkle peşrev yapmağa başlamıştı. Farkında olmadan öyle güzel peşrev çıkarıyordu ki, oradakilerin hepsi hayretler içinde kalmışlardı:
- Te be, şu Yusuf’un peşrevinin güzelliine bakın!
- A be bu kızancık bu kadaa güzel peşrevi needen ürenmiş?
- Mübarek evlat! Sanki Sultan Abdülaziz’in önünde huzur peşrevi yapıyeri.
- Maşallah deyin be şu aslana!

Yusuf, heyecandan nasıl peşrev çıkardığının farkında bile değildi. Peşrev bitip kalfa ile ense bağladıklarında, elinin heyecandan titrediğini farketti. Kalfa yavaş sesle Yusuf’u tebrik etti:
- Evladım Yusuf. Adi mübarek olsun. Demir Buba’nın kıspetiyle Kırkpınar’da nice dillere destan güreşlee yapaasın. Adi bakaam. Senle şüüle güzel bir güreş ziyafeti çekeem misafirlere.
Yusuf ve kalfa, sanki Kırkpınar’da başpehlivanlık birinciliği için güreşiyorlarmış gibi kıran kırana bir güreş yaptılar, seyredenlerin ağzı açık kaldı:
-Te be bu Yusuf, epten de pelvan olmuş.
- Maşallah deyin be kızancaaza.
Yusuf’un hocası İsmail Pehlivan da, kıspetin Yusuf’un vücuduna tam oturduğunu görmüş ve Demir Baba’nın emanetine layık bir talebeye hoca olduğu için sevinmişti.

Yusuf, kalfayla, alt alta üst üste tıpkı bir başpehlivan gibi güreştikçe babası Deli İsmail Ağa, dünyalar kendisine verilmiş gibi seviniyor, oğlunun Kırkpınar’da başpehlivan birincisi olduğu günlerin rüyasını görüyordu. Annesi de, yüce Allah’a, oğlunun başpehlivan olduğunu görmeyi kısmet etmesi için dua ediyordu. Çavuş nineyse, torunu Kırkpınar birincisi olmuş gibi sevinçlerde ve şükür dualarındaydı.

Büyük bir heyecan içinde kalfa ile kispet giyme güreşini yapan Yusuf, elbiselerini giydikten sonra hocası İsmail Pehlivan tarafından çağrıldı. Yusuf, hemen koştu. Babası, hocası ve güreşi yakında bırakan köylerinin başpehlivanı Dursun Pehlivan, birlikteydiler. Koyu bir sohbete dalmışlardı. Sohbetin koyuluğuna bakılırsa herhalde güreşti. Deliorman’da koyu sohbetler ancak güreş için olurdu.
Yusuf’un güreş sevgisinde Dursun Pehlivan’ın rolü büyüktü. Yusuf, Dursun Pehlivan’ın güreşlerini seyrede seyrede büyümüştü. Yanlarına gelince hocası İsmail Pehlivan, Yusuf’u omuzundan tuttu:
- Oolum Yusuf! Büün çok gözel peşrev ve güleş çıkaadın. Ama güleş, mektepte üürenilmez. Mektepte ancak, güleşçinin nası olcaa üüretilir. Güleşçi olmak için, ermiidanı ulan çayırlaada güleş kuvalamak ilazım. Senin de aatık yuvadan uçma zamanın geldi.
Yusuf, şaşırdı, kispet giydim diye sevinirken çok sevdiği Demir Baba Dergahı’ndan uzaklaştırılıyor muydu:
-Efendim. Yuvadan uçmak mı? Ama... hocam... şeyy...

İsmail Hoca, Yusuf’un telaşına güldü: -Bre Yusuf! Ne tilaşlanırsın? Uçmak dedikse, dönmemek üzre diil. Seni kışladan savaş midanlaana, ermidanına salarız ki, tam bir yiit, güleşçi olasın. Öp bakaam. Dursun Pelvan’ın elini. Bundan soona. hocan odur. Etin, kemiin, gönnün ve yüreenle onunsun. Yusuf, hemen Dursun Pelvan’ın elini öptü, mahçup bir halde yanında kalakaldı. Dursun Pehlivan, mahzun mahzun duran Yusuf’a takılmadan edemedi:
-Eee Yusuf! Görcez bakaam, ne derece pelvan olmuşsun. Bakaam, güleş, Bulgar çetecilere kaaşı savaşmaa benziyer mi?
Yusuf, bir şey diyemedi. Dursun Pehlivan, Yusuf’un babası İsmail Ağa’nın sırtına şaplağı patlattı:
-Te be İsmeyil Aga! Been de senden isteem vaa.

Bugün İsmail Ağa’nın neşesi yerindeydi. Oğlu Sultan Aziz nişanı almış, kispet giymişti. Ondan dünyaları isteseler verirdi:
-İste be Dursun Pelvan! Büün benden ne isteesen iste.
-Ben emeemin boşa gitmesini istemem. Yusuf’un Şumnu’nun paşpelvanı olduuunu gürmek isterin. Onun için de yannız benim çalıştırmam yetmez. Senin onun boazına bakman ilazım. Ben una üüle idman ettirceen ki eve geldii zaman danalaa gibi yicek. Niye demişlee, samanlıı tüketen danadır, diye. Dana yir buva ulur, kızan yir pelvan olur be İsmeyil Aga. Sen bunu benden iyi bilirsin bre. Yimezse ileri gitçeene epten geri gider be. Yazık ulur soona kızancaaza be aga.
Bu sözler, İsmail Ağa’yı uyandırmıştı:
-Ne yapmamı isteesin be Dursun Pelvan?
-Yapacaan şu. Yusuf tam büyüme çaanda. Bi de sıkı idmannara başladı mı buva gibi yimee başlaa. Kuvvetli gıda alması ilazım. Kuvvetli gıda diince, aklına yannız et, makarna, pilav gelmesin. Bilassa bol piinir, süt, yuurt, sebze, çeşitli meyve, bal ve pekmez yimesi şart. Bunnarı teemin itçeene söz verisen ben de yarından itibaren Yusuf’u çalıştırmaa başların.
İsmail Ağa, sevinçle, Dursun Pehlivan’ın sırtına bir tokat indirdi:
-Saa ol be Dursun Pelvan. Bu süüledikleen epsi bizde vaa. Ben bunnalaa kalman. Yusuf’un için taa Edirne’den Saray Bosna’dan en kuvvetli en birinci gıdaları getirceen.
İsmail Pehlivan, İsmail Ağa’ya,
-Pelvanın en önemli silaı kispettir, dedi. Yusuf’a acil ularak bi kispet ilazım.
İsmail Ağa, güldü:
-Te be hocam. Sizden kispet için bir aber alamayınca ben de Şumnu’da üsmen ustaya kispet siparişi veedim.
Bu İsmail Hoca’nın hoşuna gitmişti:
-Yaman adamsın bre İsmeyil Aga.
Bitmiz tükenmez pehlivanlık muhabbeti devam ederken ortalık birdenbire karıştı, kispet giyme töreninin yapıldığı alan hareketlendi. Ne olmuştu?

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #6 : Mayıs 12, 2009, 07:42:34 ÖS »

Yusuf, emaneti aldı


       Yusuf, hareketlenmenin bulunduğu yöne baktı. Tosun Beyi gördü. Tosun Bey, kırk yaşlarında boylu boslu, burma bıyıklı, 90 kilo kadar gözüken bir kişiyle yanlarına geliyordu. Gelenleri Hocası İsmail Pehlivan, Dursun Pehlivan ve babası da görmüşlerdi. Hepsi ayağa fırladılar, karşılamak için koştular.
Yusuf, şaşırmıştı, bu gelen kimdi ki, herkes büyük bir heyecanla ayağa fırlamıştı.
Hocası İsmail Pehlivan büyük bir sevinçle Tosun Beyin yanındakinin boynuna sarıldı:
-Vay Yörük Pelvanım vay! Ojgeldin bre! Geçmiş olsun.
Yörük Ali Pehlivan da gözlerinin içi gülerek İsmail Pehlivan’ı kucakladı:
-Oj bulduk. İsmeyil Pelvan. Sağ ol.

Yusuf, Yörük Ali ismini duyunca heyecandan baştan ayağa titredi. Çocukluk günlerinin kahramanı, efsanevi Yörük Ali Pehlivan buydu ha. Yusuf, defalarca hem ninesi Çavuş Ana’dan hem de babasından Yörük Ali’nin güreşlerini, özellikle de Rusçuk’ta Makarnacı Halil Pehlivan ile yaptığı güreşi ve çete savaşlarını dinlemiş ve bunlarla büyümüş, birgün Yörük Ali Pehlivan gibi olmanın hayaliyle yaşamıştı. İşte o kahraman şimdi karşısındaydı.
Romanya’da hazırlanıp Hristo Kamedonski kumandasında Vidin tarafından Bulgaristan’a geçen çete Yörük Ali tarafından darma duman edilmişti. 1864 yılındaki bu hadise günlerce Deliorman’da anlatılmıştı. Yusuf, bu sırada 6 yaşındaydı.
-Bu delikanlı da büün Kispet Giime Cemiyeti yapılan Yusuf Pelvan.
Hocasının, kendisini Yusuf Pehlivan olarak takdim etmesiyle dünyalar Yusuf’un olmuştu. Yörük Ali’yi görme sevincinin üzerine bir de bu sevinç eklenmişti.
Yörük Ali Yusuf’a döndü:
-Demek Yusuf Pelvan sensin ha! Tosun Bey ve İsmeyil Pelvan senden çok bahsettilee. Seni annattıklaandan daa ii buldum. Eer kısmet ulursa, bi gün ne derece pelvan olduunu görmek isterin. Çok çalışır gayret ideesen Aliço ile dahi baş ideesin.
Yörük Pehlivan’ın bu iltifatı, hem Yusuf’u hem de babası İsmail Ağa’yı çok sevindirmişti:
-Saa ol bre Yörük Pelvan. İnşallah Yusuf didiin gibi bir pelvan olur. Yusuf, been diil sizin evladınız. Onun er şeyden önce iyi bir insan, soona da iyi bir pelvan, iyi bi Osmanlı olması için iç bir fedakarlıktan kaçınmam. Malım mülküm bunun için feda olsun.
İsmail Ağa’nın bu coşkunluğuna Yörük Ali güldü:
-Yusuf’u evladımız bilir, evladımızdan öte severiz. O da inşallah hocalaanın, babasının gayretleeni ve ona ümit baalayanlaan dualaanı boşa çıkaamaz.
Yusuf da Yörük Ali’nin bu duasına canı gönülden sessizce “amin” demişti. Yörük Ali Pehlivan’ın kendisini beğenmesiyle dünyalar Yusuf’un olmuştu.

O gün törenler bittikten ve Demir Baba Dergahı Başhocası İsmail Pehlivan’a Allaha ısmarladık dedikten sonra, Yusuf’un babası İsmail Ağa,Tosun Bey, Yörük Ali ve Yusuf, birlikte Razgrad’a geçmişler, geceyi burada, İsmail Ağa’nın tanıdığı Karaman Mehmet Ağa’nın konağında geçirmişlerdi. Bu dördüne Mehmet Ağa da katılmış ve sabaha kadar sohbet etmişler, uyumamışlardı.
Güreş ve savaş sohbeti sabah namazına kadar devam etmişti. Namazı kılıp yattıktan az sonra Yusuf’un kaldığı odanın kapısı hafifçe vuruldu. Yusuf, meraklanmıştı, bu saatte kim olabilirdi?

Yusuf, meraklandı seslendi: -Kimdir o?
Kapı arkasından çok hafif bir ses geldi:
-Yusuf! Benim. Ali Pelvan.
Yusuf, heyecanlanmıştı. Bu saatte, Yörük Ali Pehlivan niçin gelmişti, sabahı niçin bekliyememişti? Kapıyı açtı. Ali Pelvan, karşısında gülümseyerek duruyordu:
-Selamün aleyküm Yusuf. Kusura kalma. Bu saatte raatsız ettim.
Yusuf telaşlandı:
-Aleykümselam Ali Agam. Ne raatsızlıı? Sizinne görüşmek, sizinne konuşmak kadaa beni dünyaada raatlatacak başka şey çok azdır herhalde. Lütfen içeri buyrun.
Odaya geçen Yörük Ali gülümsedi:
-Te be Yusuf! Bileen ve yüreen gibi sözün de kuvvetliymiş. Eee ne de olsa Demir Buba Dergahı’nda yetiştin. Baban, saa bi şeylee öretmem için köye davet etti ya. Ben de mazeret süleyip kabul itmedim. Ama bundan çok raatsız oldum be Yusuf. Gönnüm iraat itmedi. Şüüle Yusuf ile kimse göömeden bir görüşeyim, ona emaneti vereyim, kısaca da olsa tecrübeleemi aktarayın dedim.

Yusuf, Yörük Ali Pehlivan’ın söyledikleri karşısında çok heyacanlanmıştı.
Yörük Ali Pehlivan, yer yatağının hemen karşısındaki sedire oturdu:
-Sen de şüüle otur bakaam Yusuf Pelvan! Seenle iki laf idem. Pelvanlık için ideal bi vücuda sayipsin. Belin çok kuvvetli, kollaan uzun. Boyun ve okkan da yerinde. Demir Buba Dergahı’nda yetiştiine ve kispet giimeyi hak ittiine göre, gönlün ve yüreen de mutlaka pelvanlık için uygun vaziyette. Çünkü, Demir Buba Dergahı’nda, özelikle de İsmeyil Pelvanın hocalıı zamanında kispet giime izni almak kolay diildir. Burda, kispet giime izni alan küçük orta pelvanı başka yerleen başpelvanlaana eşittir. Haa aklımdayken şu emaneti de saa vereyin.
Yörük Ali, boynuna asılı bir şeyi çıkardı ve Yusuf’a verdi:
-Yusuf’um. Bunu al. Boynuna tak ve hiç çıkaama. Allahü teala, gani gani iramet iilesin, baa da nineciim, “Bunu boynundan hiç çıkaama, taki kendi yerini alcak bi pelvan buluncaya kadaa. Eer büüle birisini bulursan ona verirsin, burda Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin, insanı er türlü kaza ve belalaadan, sihir ve nazardan korucaanı süledii Kur’an-ı kerimden Hırz ayetleri yazılı” diyerek veemişti. Pelvanlıkta been yerimi tutcaana inaniyerim, bunun için bunu saa veriyerim.
Yusuf, elleri titreyerek muskayı aldı, gözleri dolu dolu olmuştu, demek ki, Yörük Ali Pehlivan, kendisini yerini dolduracak biri olarak görüyordu.


DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #7 : Mayıs 13, 2009, 11:45:31 ÖS »

Deliorman’ın ümidi Yusuf’tu


       Yusuf, Yörük Ali’nin kendisini ziyaret ettiğine bir türlü inanamıyordu. Eli, boynuna gitti. Yörük Ali’nin verdiği muska boynundaydı. Demek ki rüya değildi.

Başta Yusuf’un köyü Karalar’da olmak üzere. Yusuf için Yörük Ali’nin söyledikleri, Şumnu’da, Razgırad ve bütün Deliorman’da duyulmuştu. Yusuf’un Aliço ayarında bir pehlivan olmasını, hatta onu yenmesini en fazla onlar istiyorlardı. Çünkü senelerdir Sultan Abdülaziz’in başpehlivanları, Kavasoğlu İbrahim, Aliço, Şamdancıbaşı İbrahim gibi Plevne yöresinden pomak pehlivanlardı.
Razgırat’tan Şumnu’ya bütün Deliormanlılar, kendi yöresi pehlivanlarının pomakların er meydanındaki hakimiyetine son vermesini istiyorlardı. Yörük Ali Pehlivan’ın Yusuf hakkındaki sözleri, pehlivanlar yatağı Deliorman’ı mesken tutan yiğitliğe sevdalıları, ümitlendirmişti.

Karalar Köyü, sakin bir akşam sonrası yaşıyordu. Yatsı namazından sonra beklemeyip doğrudan eve giden Deli İsmail Ağa’ya, Yusuf’un yeni ustası Dursun Pehlivan sıkı sıkı tenbihte bulundu:
-Baka Deli Aga! Yarın cuma. Ordulaa cuma günü sefere çıkıyeri. Sabaaleyin sığırlaa bayıra salındıktan emen soona Yusuf’la birlikte Tatlı Çeşme yanındaki çayırlaa gelin. Biz de idmanlara bu mübarek günde başlayam.
-Tamam Dursun Hocam.
-Ha gelirken bi şişe zitin yağı getirmeyi de unutma ha. İdman için de olsa güleş çalışmamız zitin yağı ile ulmalı. Zitin yağı iyi kalite olsun ha. Bi de yannızca tarana çorbası içsin fazla bi şey yimesin. Tok karnına güleş olmaz.
-Tamam bre Dursun Pelvan. Bunnarı biz de biliriz. Bizim pelvanlıımızı kabul etmiyer misin yoksam.
Dursun Pehlivan güldü:
-O nası söz İsmail Aga. Seen nası bi başpelvaan olduunu bütün Deliurman bilir. Eer mecbur kalıp güleşi bırakmasaydın şimdi midan Aliço’ya kalmazdı. Sözleemi heyecanıma vee. Yörük Ali’nin Yusuf için süledikleri beni de aşka getirdi.
İsmail Ağa da güldü:
-Yahu ben senden farklı mıyım? Sanki kendim güleş tutcak gibi heyecanlıyım.

Yusuf, elinde zeytinyağı şişesi, babasıyla birlikte Tatlı Çeşme’nin yanındaki çayıra geldiklerinde Dursun Pehlivanı kendilerini bekliyor buldular. Yusuf, babasına biraz kızgın gibiydi. O, Demir Baba Dergahı’nda, çok güreşmiş, İsmail Pehlivan’dan, nice dersler almıştı. Yalnızca bir köy başpehlivanı olan Dursun Pehlivan kimdi ki, Yusuf’a ders verecekti. Ama babasına birşey diyememişti. Bugün Dursun Pehlivanı bir güzel yensin de babası ondan alacağı pek dersin olmadığını anlasındı.
O ki, doğumunda nice harikulade şeyler yaşanmış, Hızır’ın duasına kavuşmuş, Demir Baba ile görüşmüş, Fındık Kırma Taşı’nı kaldırmış, Tosun Bey ile çetecilere karşı savaşmış, Demir Baba’nın kispetini devamlı giymeyi hak etmiş, Yörük Ali Pehlivan tarafından beğenilmiş bir pehlivandı. Şimdi nasıl olur da bir köy başpehlivanından ders alırdı.

Babasıyla birlikte Dursun Pehlivan’ın yanına gelen Yusuf’un beyninde değişik duygular çarpışıyordu. İçinde adını koyamadığı birisi, “Sen artık pehlivan oldun” derken yine içinde başka bir ses, “Höst bre höst. Pehlivanlığın daha ilk basamağındasın. Demir Baba’nın güle üç defa yenilmek sözünden ne anlıyorsun” diyordu.

Dursun Pehlivan gülerek onları karşıladı. Dursun Pehlivan, büyücek bir tencere getirmişti. Yusuf’un getirdiği zeytin yağını buraya boşalttı. Kıspetlerini giydikten sonra, usta çırak, karşı karşıya geçip yağlanmaya başladılar. Yusuf’un biraz gönülsüz yağlandığını gören Dursun Pehlivan, birşey sezinler gibi oldu:
-Yusuf oolum. Ne o raatsızlandın mı, biraz keyifsiz gibisin.
Yusuf, kızardı, ustası bir şey mi farketmişti?
-Hayır hocam. Hiç bi şeyim yok. Heyecandandır, Demir Buba Dergahı dışında ilk defa kispetle güreşçem de.
Dursun Hoca güldü:
-Peki Yusuf! Dediin gibi olsun.
Dursun Pehlivan, nasıl yağlanılacağını, ilk önce nereden başlanılacağını söylüyor, kendisi yaparak Yusuf’a gösteriyor sonra da Yusuf’a yaptırıyordu. Yusuf, ustasının kendisini tam bir acemi gibi görmesine gücenmişti, acemi kimmiş, ona, çayırda gösterecekti. Yağlanma bittikten sonra, Dursun Pehlivan, İsmail Ağa’ya seslendi:
-Bre Ağa! Gel de bizi salavatla.

Dursun Pehlivan,Yusuf’u elinden tuttu birlikte Kıble’ye doğru döndüler. Sağ dizlerini yere koyup başlarını önüne eğip duayı beklemeye başladılar. Gerçekte idman güreşinde, dua okunmaz. Ancak, Dursun Pehlivan, idmanın da ciddi olması gerektiğini anlatmak ve nasıl güreşe başlanacağını göstermek için böyle istemişti. Deliorman’da idman güreşinde de ciddi tutulur, güreşte oynaş olmaz, denir. Babası arkalarına geçip, bir elini Dursun Pehlivan’ın, diğerini de Yusuf’un sırtına koyarak dua okudu:

Besmele ile çıkın meydana,
Uymayın hiç bir vakit kör şeytana,
Bu dünya kalmamıştır Hazreti Süleyman’a
Sizlere de kalmaz, bizlere de pelvanlarım,

Dua bitince İsmail Ağa, ikisini de ileri doğru itip meydana saldı. İsmail Ağa, kendisi güreşiyor gibi heyecanlıydı. Yirmi yıl öncesini, kendisinin çayırlarda güreştiği günleri hatırlamıştı. Ama asıl heyecanlı olan Yusuf’tu. Ustası Dursun Pehlivanı hemen yeneceğinden emindi. Ustası kilo ve boy olarak onun yanında çocuk gibi kalmıştı. Fakat eski bir başpehlivandı, dikkatli olmalıydı.
Peşreve başladılar. Ustası yan gözle Yusuf’un nasıl peşrev çıkardığına bakıyordu. Yusuf’un peşrevini beğenmişti, belli ki peşreve çok çalışmıştı. Kısa bir süre dolaştıktan sonra Dursun Pehlivan, elini dizine vurup, Yusuf’a doğru yürümeğe başladı. Karşı karşıya geldiklerinde, ustası tokalaşmak için elini uzatınca, Yusuf, iki eliyle sarılıp elini öptü ve başına götürdü. Dursun Pehlivan, Yusuf’un terbiyesinden memnun olmuştu. O da çırağının alnından öptü. Peşrev bittikten sonra, Dursun Pehlivan’ın, “Haydi be kızanım” narası ve el çırpmasıyla güreş başladı. Yusuf, boğa gibi saldırdı, Dursun Pehlivan şaşırmıştı...

DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #8 : Mayıs 14, 2009, 08:46:09 ÖS »

İlk ders acı olmuştu


       Dursun Pehlivan, Yusuf, niçin hemen saldırıya geçmişti anlayamadı, heyecanına verdi. Yusuf, idman için de olsa burası er meydanıdır, rakip kişinin ustası da, babası da olsa gözünün yaşına bakmamalı ciddi güreşmeli, güreşin hemen başında Dursun Pehlivanı yenerek onun bana usta olamıyacağını göstermeliyim, diye düşünüyordu.

Dursun Pehlivan, gülümsedi. Yusuf’un niyetini ve düşüncesini anlamış gibiydi. Boğa gibi üzerine gelen Yusuf’un ilk hamlesini, kollarını budayarak boşa çıkardıktan sonra, Yusuf’un üzerine gelmesini bekledi. Hocasını hemen güreşin başında kucaklayıp yenmeyi düşünen Yusuf, ilk teşebbüsü boşa çıkanca, bu sefer, ense bağladı, o iri pençesini hocasının ensesine dayadı. Fakat ne olduysa işte o anda oldu ve Yusuf, bir anda yüzü koyun kendini yerde buldu. Ne olduğunu anlayamamıştı. Herhalde ayağı kaymıştı. Yusuf, hemen doğruldu, tekrar hocasının ensesine yapıştı. Yapışmasıyla birlikte tekrar kendini yerde buldu. Ne olduğunu yine anlayamamıştı. Hocasına baktı, hiç bir şey olmamış gibi kendisine gülümsüyordu. Yusuf kızmıştı, bu sefer hırsla doğruldu ve biraz daha dikkatle hocasına yaklaşırken yine kendini yerde buldu. Hemen ayağa kalkmak için davrandı, ama başaramadı, hocası bu sefer kalkmasını beklememişti. Toparlanıp daha dizleri üstüne gelmeden ustası arkasına geçip beline sarılmıştı bile..

Yusuf, gençliğin verdiği çeviklikle hemen ayaklanıp kalkmağa çalıştı. Ama farkında değildi, onun kalkmasına ustası da yardımcı oluyor, bastırmak için kuvvet sarfetmiyor ve ağırlığını sırtına vermiyordu. Yusuf, henüz acemi olduğu için bunun farkında değildi. Tam doğrulmuştu ki, ustası Yusuf’un belinden sıkıca kavrayıp kucağına alarak bir bohça taşır gibi ayaklarını yerden kesti ve güreşi seyretmekte olan babasının yanına kadar götürüp orada yere bıraktı.

Yusuf, donup kalmıştı. Babasının gülerek kendine baktığını görünce kıpkırmızı kesildi. Nasıl olmuştu, bir türlü anlayamamıştı. Kendisi, hocasını kucaklayıp yenmeği düşünürken, hocası, onu, üç defa yeri öptürdükten sonra, kucaklayıp yenmiş, o ise ne olduğunu bile anlayamamıştı. Aliço ile güreşecek duruma geldiğini düşünürken, kendisinin yarı iriliğinde, yaşlı bir köy başpehlivanına yenilmişti. Hem de nasıl yenilme, kucakta taşınıp babasının önüne bırakılarak.

Kırkpınarlar’da Aliço ile güreşme hayali kuran, Demir Baba ile görüşmüş, Fındık Kırma Taşı’nı taşımış, Tosun Bey ile çete savaşı yapmış ve Yörük Ali’nin beğesini kazanmış Yusuf, böyle bir yenilginin utancına ve ağırlığına dayanamadı, koşarak uzaklaştı. Derede kayboldu. İsmail Ağa ve Dursun Pehlivan şaşırıp kalmışlardı.

Yusuf’un babası Deli İsmail Ağa, Yusuf’un ağlayarak kaçmasından birşey anlayamamıştı. İnsan, ustasının yenmesiyle bu kadar üzülür müydü? Gerçi, Dursun Pehlivan da, kucaklayıp Yusuf’u, kendisinin önüne bırakmakla pek doğru bir hareket yapmamış gibiydi. Ancak Dursun Pehlivanı yakından tanıyordu, böyle davranmışsa mutlaka haklı bir sebebi vardır. İsmail Ağa, Yusuf’un arkasından üzgün bir halde bakan Dursun Pehlivan’a sordu:
-Yahu usta! Noldu bizim delikannıya? Bi şey annamış diilim.
Dursun Pehlivan suçlu suçlu gülümsedi:
-Ben annadım galba.
-Annadınsa süle de biz üürenelim.
-Bak İsmeyil agam. Yusuf’un gözü beni pek tutmadı. Yörük Ali’nin, çok çalışırsan Aliço ile baş edebilirsin sözleenden soona, sanki, kendini tam bi başpelvan gibi görmee başladı. Emen idmanın başında beni yenerek, sana, benim, ona usta olamıcaamı göstermee çalıştı. Daa duurusu ben büle zannediyerim. Ben de ona ufuk bir ders veemek istedim. Ama gürünüşe bakılırsa dersi biraz ağır kaçırdık galiba.
İsmail Ağa, Dursun Pehlivan’ın açıklamasıyla rahatlamıştı:
-Ben de aynı şeyleri sezinlemiştim. Çok iyi yaptın. Büülece, pelvanlıktaki en büük, en ilazım dersi, kendini büyük, rakibini de karınca bile olsa küçük görmeme dersini almış oldu. Hem, pelvan olması için daa çook çalışması gerektiini de annamış olur. Sen sakın üzülme, Yusuf, üzerindeki hakimiyetini de sakın gevşetme. Şindi ben gidiyerim. Yusuf’u iyi tanıyerim, benim yanımda artık güleşemez. Git onu bul ve çalışmanıza devam idin.

Dursun Pehlivan, meseleye bu kadar sıhhatli yaklaşması karşısında İsmail Ağa’ya hayran olmuştu:
-Bre İsmeyil Agam çok güzel süledin. Ben şindi onu bulur, gerekli açıklamayı yaparım.
-Tamam, ustam, adi saa kolay gelsin.
Dursan Pehlivan, eve doğru giden İsmail Ağa’nın arkasından iç geçirerek baktı:
-Eyy gidi Deli İsmeyil Pelvan. Eğer, güleşe divam idebilseydin, şindi Aliço’nun diil seen güleşleen annatılcaktı. Ama naparsın kader. Kısmet diilmiş. Kendin doyasıya güleşemedin. İnşallah, Yusuf’un Kırkpınar’da başpelvan olduu günneri saa görmek nasip olur.

Dursun Pelvan, Yusuf’u dere içinde yüzünü yıkarken gördü. Yüreği cız etti, keşke kucaklayıp babasının yanına götürmeseydim. “Ya, tahmin ittiim gibi düşünmemişse.. Ya yanılmışsam o zaman Yusuf’tan hakkı geçti. Yusuftan helallık almalıyım” diye düşündü. Yanına yaklaştığı halde Yusuf, geldiğini farketmemişti. Çok dalgın gözüküyordu. Selam verdi:
-Selamün aleyküm Yusuf
Hocasının sesini duyan Yusuf, irkildi, mahçup mahçup ustasına baktı, hemen gözlerini kaçırdı, gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu:
-Aleyküm selam hocam.


DEVAM EDECEK...


Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #9 : Mayıs 15, 2009, 05:00:03 ÖS »

Çok çalışman lazım


       Yusuf’un ağlamaktan kızarmış gözlerini gören Dursun Pehlivan, üzüldü, ders vermekte aşırıya mı gittim, diye düşündü, İstikbalde, çok şey bekledikleri Yusuf’u, güreşten soğutmaktan, küstürmekten endişelendi. Yusuf’un yanına çöktü:
-Yusuf! Oolum! Hakkını helal et.
Yusuf, şaşırdı:
-Hakkımı helal itmek mi? Benim sizde ne hakkım olabilir ki hocam?
Dursun Pehlivan, elini Yusuf’un omuzuna attı:
-Oolum. Senin, beni, küçük göödüünü, hoca diye kabullenmediini zan ittim. Bunun için saa bi ders vereyim didim. Hakkında, sui zanda bulundum, kötü düşündüm. İşte bu sebepten hakkını helal it diyerim.
Yusuf, Hocasının bu ince düşüncesi karşısında iyice duygulandı, ellerine sarıldı:
-Hocam, asıl siz hakkınızı helal idin. Duuru düşünmüşsünüz. Sizi küçük göödüm. Pelvan olduumu, Aliço ile güleşçek hâle geldiimi zannettim. Ama dersimi tam manasıyla aldım.
Dursun Pehlivan güldü:
-Tahminimde isabet itmem, beni sui zan günahından kurtarmaz. Sen yine de hakkını helal et.
-Helal ettim Hocam, siz de helal idin.
-Allahü teala razı olsun, ben de helal ittim. Adi şimdi, çayıra gidelim.
Yusuf, garip garip boynunu büktü:
-Hocam, ben bu halde bubamın yanına gidemem.
-Evladım. Buban eve döndü, adi yürü bakam.

Yusuf ve Hocası çayıra geldiler.
Yusuf’un bütün şevki kırılmıştı. Ölürcesine sevdiği güreşi bırakmayı bile düşünüyordu. Sırçadan köşkü, bir darbeyle tuz buz olmuş, baş pehlivanlık hayalleri uçmuştu. Hocasına yalvardı:
-Hocam. Bu işi bırakaam. Benden güleşçi müleşçi olmaz. İyisi mi ben çoban olayım.
Dursun Hoca, iyice üzüldü, Yusuf’un bu kadar çok etkilenmesinden güreşi bırakacak hale gelmesinden. Yusuf’u ve babasını iyi tanıyordu, meseleyi sıcağı sıcağına halletmezse Deliormanlı Deli İsmail Ağa’nın oğlu Yusuf’a hakikaten de bir daha güreş yaptıramazlardı:
-Evladım Yusuf! Sana Demir Buba Dergahı’nda İsmeyil Pehlivan büüle mi üretti, ilk zorlukta emen pes itmeni mi süledi. Hocan Dursun Pelvan’a yenilmek seni niçin bu kadar üzer. Sen, Dursun Pelvan’ın büünkü hale gelmek için tam 30 sene çalıştıını biliyer misin? Köy başpehlivanı diye niçin bizi bu kadar küçük görürsün?
-Estağfirullah hocam.
-Dinne oolum. Sende kabiliyet gürmesem, seni hiç çırak alır mıydım. Ancak, Dursun Pelvan’ı yenmen için çok çalışman ilazım. Aliço’ya yetişmen için ise en az 10 sene geçmesi gerek. Her işte bi hayır vaadır demişlee. Sen de bütün ayatın boyunca saa ilazım olcak ve unutmaman gereken ilk dersini aldın. Süle bakam Yusuf, bu ilk ders neymiş?
Yusuf, mahcup mahcup cevap verdi:
-Karınca da olsa rakibini küçük göömemek, edefe ulaşmak için çok çalışmak.
-Afferin oolum. Şindi geleem ikinci derse.

Dursun Hoca, baktı ki soru cevaplarla Yusuf’un küskünlüğü kalkıyor, derse devam etti: -Sen kendini pelvan saniyerdin ama, gördün ki daa hiçbişey bilmiyersin. Mektepte üretilen, ermiidanında, tatbik edilmedikçe hiç bi şeye yaramaz. Eğer, pelvan olmak, Aliço’ya yetişmek istiyersen, şu ana kadaa güleşle ilgili kulaktan dolma üürendiin şeyleri unutçaan. Hiçbi şey bilmediini kabul etçeen. Ve gözleeni dört açıp, benim göstercekleemi, hareketleemi dikkatle izlicek ona güre güleşçeksin. Şimdi sana ufak bir elenseyle niçin yere kapaklandıını güstercem.

Dursun Pehlivan Yusuf’u karşısına aldı, “Elense diip geçme. Elense güleşin besmelesidir. Nasıl ki besmele çekilmeden hiçbi hayırlı işe başlanmazsa, elense bilmeden de güleşçi olunmaz. Çoğu pelvan, elenseyi güleşi baalamak, savunma yapmak için başvurur. Halbuki elense en yenici oyundur. Yetee ki, ne zaman nası çekceeni bil. Şimdi saa nası elense baalanır, nasıl çekilir onu gösteecem” diyerek Yusuf’un ensesinden yapıştı. Yusuf da ustasının ensesinden tuttu.
Ustası, “Şimdi ayaklaama bak. Nası birini ileede öbürünü geride ve birbirinen açık tutuyerim. Sen de büle yap. Sakın ayaklaan birbirine yakın gelmesin. Sakın ileri geri gideeken iki topuun bi hizada bulunmasın” deyip dengeli durmayı gösterdi.

Dursun Pehlivan, Yusuf’a elensenin nasıl yapılacağını göstererek, “Şimdi dikkat it. Ensenden çekip seni ileriye duuru adım attırmak isticeem. Bu vaziyette sen, ya gerideki ayaanı öne atcaksın ya da geri gitmek için öndeki ayaanı geriye çekceksin. Hangisi olursa olsun bir an tek ayak üstünde kalcaksın. Bu an çok kısadır. İşte hasmın tam bi ayak üstünde kaldıı o an, ensedeki elinle boş tarafına duuru çekceksin. Hasmın yere düşeeken de iç vakit kaybetmeden arkaya geçip sarmayı vurcaksın.” dedi hafifçe bir elense çekti. Yusuf, sendeleyip ileri doğru adım atınca ikaz etti:
-Olmadı Yusuf. Dikkat it.
Yusuf, büyük bir dikkatle hocasının dediğini yapmağa çalışıyordu.
Dursun Pehlivan, yapılan hatayı göstererek açıkladı:
-Bak sağ ayaanı ileri atiyersin. İşte şimdi bi an sol ayak üzerinde kaldın.
Dursun Pehlivan bunu söylemesiyle birlikte ikinci ama kuvvetli bir elenseyi sağ taraftan çekti. Yusuf’un geride kalan sağ ayağı tarafından onu kuvvetle öne çekerek tekrar yüzü koyun yere düşürdü:
-Ya evladım. Liilek kuşu gibi tek ayak üzerinde yakalanırsan işte büüle itiyar, zayıf Dursun Pelvan’ın elensesiyle bile yüzüstü düşeesin.

Yusuf, hocasının leylek sözüne gülümsedi, zayıf pelvan sözüyle utandı. Hocası, hafifçe dokundurarak ders vermeğe devam ediyordu. Hocasının inceliğine hayran oldu.
Dursun Pehlivan, Yusuf’un gülümsediğini görünce neşelendi, sabahki fırtına sırasında gönül ve beyinde yer bulan buzlar çözülmeğe başlamıştı.
-Hayda bre Yusuf! Sıkı dur! Bir elense daha geliyeri.
Dursun Pehlivan bir elense daha çekti. Fakat çok şaşırdı...


DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #10 : Mayıs 17, 2009, 06:52:13 ÖS »


Rüyaları güllerle doluydu


              Dursun Pehlivan, şaşırmıştı çünkü, Yusuf, bu sefer gafil avlanmamış, çekilen elenseye rağmen yerinden kıpırdamamıştı. Yusuf, çok çabuk öğreniyordu. Dursun Pehlivan aşka geldi:
-Afferin be kızanım. Bu şekilde gideesen Aliço ile güleşmek için çok beklemezsin.
Yusuf da neşelenmişti:
-Hocam siz beni kanatlaam tam gelişmeden mi uçurmak istiyersiniz?
Cevap, Dursun Pehlivan’ın hoşuna gitmişti:
-Merak etme. Beynin, gönnün ve bileen tam hazır ulmadan seni kurtlaa sofrasına oturtmayız. Yannızca çalışma şevkin yerine gelsin diye süledim. Adi bakaam çalışmaya devam.

Dursun Pehlivan, elense oyununu Yusuf’a defalarca tekrarlattı. O gün hep ayakta elense bağlamanın, rakibiyle kafa kafaya gelmenin ve yağlı güreşin en zorlu oyunu elense çekmenin incelikleri üzerinde duruldu. Öğle güneşi, insanı yakmağa başlayınca, Dursun Pehlivan, ertesi gün aynı saatte buluşmak üzere Yusuf’a izin verdi. Çalışma sonrası, Yusuf’u hocasının elinden, hocası da onun alnından öperek hellalleşip ayrıldılar.

Yusuf, derede kuytu bir köşede giyindi. Canı, sabahki yenilme hadisesinden sonra bir türlü eve gitmek istemiyordu. Babasınn yüzüne nasıl bakardı, ya babası kendisine “somun pehlivanı” diye takılırsa ne yapardı. Dursun Hoca, hayatı boyunca unutamıyacağı bir ders vermişti, inşallah kulağına tam küpe olurdu. Yusuf, dereboyunda bir ağacın altına oturdu. Üç aydır yaşadıklarını düşündü. Kispet giyme imtihanını kazanması, cüce ile tanışması, Fındık Kırma Taşı’nı kaldırması, Demir Baba ile görüşmesi, yarışta Karaok’u hak etmesi, Bulgar isyanı, Nadya, Nikofski, Tosun Bey, Kispet Giyme Merasimi ve Yörük Ali... Ne büyük sevinçler ne büyük acılar yaşamış bütün bunlar üç aya sığmıştı. Hâlâ kafasında binlerce cevapsız soru vardı. Günahsız binlerce insanın feci bir şekilde katledilmesinin cevabını bulamamış, hocası İsmail Pehlivana da soramamıştı.

Rüyaları güllerle doluydu. Güle üç defa yenilmek neydi. Gül, Deliormanlıların, Rumeli insanının maddi-manevi hayatına öyle girmişti ki, ilahi aşk, peygamber aşkı, ölüm, ilahi güzellikler, sevgi, hep gülle ifade ediliyordu. Demir Babanın kastettiği gül neydi?
Ümmi Sinan Hazretleri’nin “Gül alır gül satarlar/Gülü gül ile tartarlar” diye başlayan şiiri dilinden hiç düşmüyor, güllü ilahiler, güllü türküler beyniyle gönlü arasında nice yüzbin yolculuk yapıyordu.

Babası İsmail Ağa, Yusuf’un hocası tarafından kucakta taşınarak yenilmesinden kimseye bahsetmemiş, Yusuf’a da bu konuda en ufak bir işarette bulunmamıştı. Yine de Yusuf, uzun müddet babasının yüzüne bakamamış, onunla yalnız kalmamağa gayret etmişti. İsmail Ağa da hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranmıştı.

Dursun Pehlivan, hergün Yusuf’a değişik bir oyun gösteriyor, bazen bir oyun üzerinde günlerce çalışıyorlardı. İdmanlar, yalnızca oyun göstermekle kalmıyor, kıyasıya güreşiyorlardı. Dursun Pehlivan, ayrıca Yusuf’u hergün tek başına koşturuyordu. Yusuf’un koşu çalışması şöyle oluyordu:
Karalar (Kara Aliler) Köyü yakınındaki yamaçları dik bir derenin, bir yamacından derenin içine doğru yavaş yavaş koşarak iniyor, öbür yamacından yine koşarak çıkıyordu. Bu iniş ve çıkış, hergün bir sayı artırılıyordu. Koşu bittikten ve biraz dinlendikten sonra yaş ağaçlara elense çekme ve birkaç adım geriden hız alıp sağ ve sol omuzla yüklenme idmanları başlıyordu. On onbeş santim kalınlığındaki gövdesi budaksız ağaca bir kere sağ, bir kere sol omuzla yüklenerek eğmiye çalışıyordu. Bu idman da hergün biraz daha artırılıyordu. İdman bunlarla da bitmiyordu. Keçi kılından dokunmuş ve içi toprak doldurulmuş bir çuvalı kucaklayıp harman yerinde dolaştırıyordu. Bu dolaşma da haftada bir sayı yükseltiliyordu. Ayrıca Yusuf, önceden hazırlanmış balçık çamurunu, hamur yoğurur gibi parmaklarıyla mıncıklıyordu. Bu çamur idmanı hem parmakları irileşteriyor, hem de derisini sertleştiriyordu. Çünkü cılız, kuvvetsiz parmaklarla kispetin paçasına girmek, girilse de silkmelerde zapdetmek mümkün değildir.

Yusuf, idmanlardan boşta kalan zamanda da, elinden balmumunu hiç eksik etmiyor, avucunun içinde devamlı yoğuruyordu. Bu sayede Yusuf, demirden pençelere sahip oluyordu. Yusuf’la hocası Dursun Pehlivan’ın günlük idmanları bu şekilde öğleye kadar devam ediyordu. İdman sonrası Yusuf, eve giderek anasının hazırladığı bir çamaşır kazanı sıcak su ile güzelce ovuna ovuna yıkanıyordu. Daha sonra, bizzat ninesi Çavuş Ana’nın hazırlattığı çok kuvvetli gıdalardan pişmiş öğle yemeğini yiyor, öğle namazını kılıyor ve yatıyordu. Çavuş Ana, Yusuf’un herşeyiyle çok yakından ilgileniyor, idmanıyla ilgili Dursun Pehlivan’dan günlük bilgi alıyordu.

Yusuf’la ilgilenen yalnızca Çavuş Ana değildi. Yusuf, bütün Karalar Köyü’nün evladı olmuştu. Herkes, bıldırcın yumurtasından arı sütüne kuvvetli gıda olduğuna inandıkları yiyecekleri yemesi için Yusufların evine getiriyordu. Çavuş Ana, köyün nineleriyle saatlerce oturup Yusuf’un nasıl daha kuvvetli besleneceğinin sohbetini yapıyordu.


DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #11 : Mayıs 18, 2009, 04:24:32 ÖS »

Yusuf sırt üstü uçmuştu


       Karalar Köyü tarafından besiye çekilen ve ustası Dursun Pehlivan tarafından çok sıkı bir idman programına tabi tutulan Yusuf, bir ay içinde bambaşka biri olup çıkmıştı, enine ve boyuna gözle görülür bir gelişme vardı. Görenler, Maşallah demeden geçemiyorlardı.

Nazar sebebiyle, bebekliğinde Yusuf’u kaybetmekle karşı karşıya kalan ninesi ve anası, nazara karşı nasıl tedbir alacaklarını bilemiyorlardı. “Yusuf’a aman, evladım. felak-nas sureleeni, ayet-el kürsiyi okumadan sakın ola evden çıkma” diye tenbih üstüne tenbih ediyorlardı.

Yusuf’un ciğerleri açılmış, vücudu ayaklarının üzerinde sanki hafiflemiş gibiydi. Uçmak, mandalara, boğalara saldırmak istiyordu. Ciddi bir güreş tutmaya can atıyordu, ama ustası bu gelişmeyi az buluyordu. Olan bu arada Yusufların eşeğine oluyordu. Çavuş Ana, Yusuf’tan eşeği sulamasını isteyince, Yusuf, eşeği omuzuna alıp bağırta bağırta çeşmeye götürüyordu. Ama Çavuş Ana’yı da çileden çıkarıyordu. Çavuş Ana, “Hayvana niçin eziyet ediyersin” diyerek elinde kamçı Yusuf’u kovalıyordu. Omuzlarında eşekle koşan Yusuf’u ve elinde kamçı ile onu kovalayan Çavuş Ana’yı görenler gülmekten kırılıyorlardı.

Yusuf’un bir ayda gösterdiği gelişme, bütün Karalarlı köylüleri son derece memnun ediyor, herkes Yusuf’un böyle gelişmesini kendilerinin götürdüğü yiyeceklere bağlıyordu:
-Maşallah bre Yusuf’a. Been getirdiim bıldırcın yumurtaları nası da yaramış...
-Adi be susak aazlı. Seen yumurtalaandan nolcak. O asıl been götürdüüm pekmezle büle oldu.
-Bıldırcın yumurtasıyla pekmezle pelvan yetişir mi be. Yusuf, ben götüürdüm Koca Balkan balıyla buvaları bile geçti.
Üç ay, hiç ara vermeden ve hiç ciddi güreş yapmadan Yusuf ve ustası çok sıkı idmana devam ettiler. Yusuf, ciddi güreş tutmak için ustasına ısrar edip duruyordu. Eylül ayının başında idman sonrası ustası Dursun Pehlivan, Yusuf’a beklediği haberi verdi:
-Yusuf Pelvan! Yarın sabah azır ol. Ciddi güleş tutcaz.

Yusuf, heyecanlanmıştı, duyduğuna inanamadı, ustası onunla şaka yapıyor olmalıydı:
-Hocam, hakikaten ciddi mi tutcaz?
Yusuf’un heyecanını gören Dursun Pehlivan takılmadan edemedi:
-Ne o, inanamadın galiba? Çok heyecannandın. Biliyerim, beni yenmek, ilk günün intikamını almak için sabırsızlaniyersin.
Yusuf, hocasının takılmasını ciddiye aldı, kızardı:
-Olur mu hocam! O nası söz?
Dursun Pelvan güldü:
-Te be Yusuf, emen ciddiye alma. Biraz takılayım dedim. Görcez bakaam. Vücudun gibi beynin de gelişti mi, gösterdiim oyunnarı ürendin mi? Bakam, güleşmek eşeği omzunda taşımaa benziyer mi? Yarın yanında zitin yağı getirmeyi unutma, tamam mı?
Yusuf, boynunu büktü:
-Peki hocam.

Yusuf, sabahı zor etmişti. Ustasına karşı nasıl güreşeceğinin planlarını yapıp durmuştu. Ustası karşısında üç ay önceki duruma düşmek istemiyordu. Güreşlerini kimsenin seyretmeyecek olması onu rahatlatıyordu. Yusuf’un kuvvetinden şüphesi yoktu. Ama ustasının bildiği oyunlara karşı çaresizdi. Ustası, Yusuf’u hep kendi oyunuyla vuruyor, Yusuf’un kuvvetini, Yusuf’un aleyhinde kullanıyordu.

Yağlanıp karşı karşıya geldiklerinde Yusuf, heyecanlıydı. Ustasıyla elense bağlamamaya dikkat ediyordu. Ustası üzerine geldikçe o, geri geri kaçıyordu. Dursun Pehlivan durumu farketti:
-Hayda bre Yusuf! Güleşe gir. Akşama kaa seni mi kovalacam?
Yusuf, daha ense bağlarken, ustasına bi elense çekti. Ustasının dizleri yere değdi. Yusuf, bastırmak için koştu. Ustası, emekliyerek zor kurtuldu. Yarım saate yakın güleştiler. Dursun Usta, ancak ustalığıyla Yusuf’un acı kuvvetine karşı koyabiliyordu. Yusuf, ustasının uygulamak istediği oyunlara, ustasından öğrendiği şekilde karşılık veriyor, bilmediklerini de kuvvetiyle bozuyordu.

Dursun Pehlivan, Yusuf karşısında, “Zor oyunu bozar” atasözünün ne demek istediğini çok güzel şekilde anlamıştı. Yusuf, ustasını zorladığını farketmiş, açık düşürmek, yenmek için saldırdıkça saldırıyordu. İdman güreşi iyice ciddileşmişti. Yusuf, Yaradana sığınıp çapraz topladı. Ellerini ustasının koltuk altlarından geçirip sırtında kilitledi ve sürmeğe (geri geri itmeğe) başladı. Dursun Pehlivan, direnmeğe çalıştı. Ancak karşı koyamadı. Yusuf’un kuvvetine karşı konulmuyordu. Yusuf da ustasının kendisine karşı koyamadığını farketmiş, iyice aşka gelmiş, ustasını alabildiğine sürüyordu. Hız iyice artmıştı, Yusuf, bir taraftan ustasını sürüyor, diğer taraftan da , ayağını ustasının ayağına takmağa, basmağa gayret ederek, çengel oyununu yapmağa çalışıyordu.
Dursun Pehlivan, Yusuf’u normal yoldan yenemiyeceğini anladı, işi kurnazlığa dökmeğe, Yusuf’a bir de kurnazlık dersi vermeğe niyetlendi.

Yusuf, tam hızını almış sürerken birdenbire ortalık karıştı. Ustası bir anda elleri arasından kayboldu. Ve Yusuf, havada uçtuğunu ve sırtüstü yere düştüğünü gördü. Yusuf, ne olduğunu anlayamamıştı. Ne olmuştu, ustası bir anda kollarının arasından nasıl kaybolmuş, tam, ustamı yeniyorum derken sırtüstü nasıl yenilmişti?

Yusuf, ağlamaklı bir halde doğruldu, kıpkırmızı olmuştu. Hırsından kendini yiyecek gibiydi. Nasıl böyle yenilmişti? Yusuf, ne yapacağını şaşırmışken, ustasıysa karşısında gülümseyerek duruyordu...


DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #12 : Mayıs 27, 2009, 10:22:12 ÖS »

Şumnu’dan dahi gelmişlerdi


       Olmamıştı, Yusuf, yine Dursun Pehlivan’ı yenememişti. Hem de tam yeniyorum dediği anda, çok kötü bir şekilde yenilmişti. Hâlâ nasıl yenildiğini anlamayan Yusuf, dokunsalar ağlayacaktı. Yürüdü ustası Dursun Pehlivan’ın elini öptü. Ağlamamak için kendini zor tutan Yusuf’un haline bakan Dursun Pehlivan, güldü:
-Te be Yusuf! Üzülme, sevin bre!
Yusuf, şaşırmıştı:
-Sevinmek mi hocam! Nası sevineyim. Kaz gibi havada uçtuktan soora, merkep gibi sırtüstü yenildim. Bi de nası yenildiimi bile annamış diilim. Bu haldeyken nası sevineyi.
-Sevin evladım sevin. Emen emen beni yeniyerdin. Saa aatık kuvvet yoluyla karşı koymak epten imkansız. Oyun ile de zor karşılık veriyerim. Seni son anda ancak kendi oyununla, kuvvetini senin aleyhine kullanarak yendim.
-Annayamadım hocam.
-Annayamazsın tabi. Gel annatayım. Şimdi sen, beni iice çapraz toplayıp sürmee başladın mı?
-Evet hocam.
-Eer bu arada çengel yetiştirseydin yencek miydin?
-Evet hocam.
-İşte ben bu arada işi ustalaa döktüm. Sen beni süreeken ben de saa farkettirmeden hızımı artırdım. Sen, beni bu kadaa hızlı kendinin sürdüünü zannediyerdin. Ama ben de seen hızına hız kattım. Seen farketmeden kontrolü kaybettiin anda, ben, kollaanın arasından sıyrılıp yere çöktüm. Ancak, bu anda seen sağ kolunu bıraamadıım için baa çarpıp havada ters dönerek sırt üstü yenildin. Buna, çaprazdan kurtulma ve kılçıkla rakibini yenme denir. Yaa evladım işte büle yenildin. Yoksa beni yeniyerdin ba. Napam, kırk oyun biliyersek birini üretmeyip kendimize sakliyeriz. Aatık üzelmeyi bırak. Hem vücut, hem de güleş bilgisi olarak çok hızlı gelişme güsteedin. Yannız bi kusurun vaa. Oyunnarı birbiri peşi sıra uygulayamiyersin. Bu da zamana ve çok çalışmaa baalı. Adi bakam, şindi biraz kılçık oyunu çalışam.
Yusuf, boynunu büktü, iyi bir güreşçi olmak için daha ne kadar çok çalışması, gayret etmesi gerektiğini, sırt üstü yenilerek yakından anlamıştı.

1876’nın Eylül ayı ortalarında Deliorman yöresinde harmanlar kalkmış, harmanların kalkmasıyla beraber de Deliorman şenlenmiş, evlilik ve sünnet düğünleri başlamıştı. Düğünlerle birlikte de, atlar hedefe koşma, pehlivanlar da ermeydanında naralanma gayretindeydi. Sonbahar, geldiğinde Deliormanlılar, dünyayı unuturlardı. Düğün, güreş ve at yarışlarından başka bir şey düşünmezler, meşgul olmazlardı.
İsyan sonrası Bulgar’ın kıpırdanışları ve bu isyanın İstanbul, Londra, Rusya ve ABD’deki yankıları büyüyerek devam ediyordu. Ama Deliorman’da fazla hissedilmiyordu. Niçin mi?

Şumnu’da Bulgar kıpırdanması hissedilmiyordu, çünkü, Deliorman’daki nüfus, yüzde yüz Türklerden meydana geliyordu. Aynı zamanda Osmanlı Tuna Ordusu’nun merkezi Şumnu olduğu için Bulgarlar buralarda isyan çıkarmağa cesaret edememişlerdi. Bazen, Türk köyleri arasına sızan Bulgar çeteleri oluyorsa da, bunlar bir kaç Türke zarar verdikten hemen sonra ya Deliormanlılar tarafından yok edilmiş ya da kaçmışlardı.

Yusuf ile ustası Dursun Pehlivan, kıyasıya çalışıyorlardı. Yusuf, düğünlerde güreşmek için can atıyordu, ancak ustası izin vermiyordu, hele bekle, zamansız öten orozun başını keseele, diyordu. Babası, Yusuf’tan başka hiçbir iş istemiyordu. O istese bile Karalar köylüleri, “Yahu, Yusuf’un yapcaa işleri biz yaparız, o güleş çalışsın” diyerek mani oluyorlar ve İsmail Ağa’ya yardımcı olmak için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Birgün idman sonrası ustası, Yusuf’a tembihte bulundu:
-Yusuf, yarın hazır ol.
-Hocam, yarın neye hazır olayın?
Ustası güldü:
-Te be bilmece gibi kunuştum di mi? Abe güleşmek için can atmıyer miydin? Adi bakaam. Azır ol. Yarın Oluklu Küü’de düün vaa. Oraya gidiyeriz. Görcez bakaam, ne kaa pelvan olmuşsun, gençleele güleşmek ihtiyar ustanla güleşmee benziyer mi?
Yusuf, ermeydanına salınacağı günü o kadar sabırsızlıkla bekliyordu ki, bu müjdeyi alınca hemen ustasının ellerine sarıldı:
-Allah irazı olsun hocam. İnşallah yüzünü kara çıkarmıcam.
-İnşallah evladım, inşallah. Sen yine de fazla büük konuşma. Allah büyük konuşannarı sevmez.

Düğün güreşlerinin yapılacağı Oluklu Köyü, Yusuf’un köyü Karalar Köyü’ne komşu bir köydü. Oluklu köylüleri yeni yetişen pehlivanları Kel Mehmed ile övünüp duruyorlar, onun ilerde Deliorman’ın başpehlivanı olacağını söylüyorlar, Karalar köylülerine “Hani sizin Yusuf’unuz nerde, güleşmek, Bulgar eşkıyası kuvalamaa benzemez” diye sataşıp duruyorlardı.

Ertesi gün, Yusuf, babası ve ustası köylüleriyle birlikte erkenden yola çıktılar. Yusuf, çok heyecanlıydı. Küçük yaşta, pırpıtla yapdığı güreşler sayılmazsa, ilk defa kispetle ciddi güreş tutacaktı, hem de hocasının, babasının ve köylülerinin bulunduğu yerde.

Oluklu Köyü, civar köylerden, hatta Şumnu şehrinden gelenlerle tam bir bayram yerine dönmüştü. Oluklu köylüleri gelen misafirleri evlerine almak, yedirip içirmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Dursun Pehlivan, Yusuf’a ikazda bulundu:
-Evladım. Sen hafif bi çorbadan başka bi şey yime. Güleşirken miidenin boş ulması ilazım.
Ustasına “Peki hocam.” diyen Yusuf, zaten heyecandan birşey yiyemiyordu.

DEVAM EDECEK...



Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #13 : Haziran 01, 2009, 04:48:55 ÖS »

Güleşten önce mutlaka iki rekat namaz kılmalısın


       Aynı köyden olanlar bir grup olarak geliyorlardı. Kafilenin önünde, tepesine bayrak, bayrağın altına hediyelik kumaşlar bağlanmış uzun mu çok uzun bir sopayı taşıyan bir delikanlı gidiyordu. Çevresinde de düğün sahibine dana, koyun gibi hediyeleri yedekleyen diğer delikanlılar yürüyordu, arkadan da diğer misafirler, atlı ve yaya. Sanki sefere gidiyorlardı. Karalar Köyü kafilesinin Oluklu Köyü’ne girişi göz kamaştırmıştı.

Oluklu Köyü’ndeki düğünde güreşler, öğleden sonra ağaçlık ve çimenlik bir yerde davul zurna eşliğinde başladı.
Yusuf, çok heyecanlıydı, Bulgar çetecilerle savaşırken bile bu kadar heyecanlanmamıştı. Ustasına, hangi boyda güreşeceğini sorduğunda ustası, “Hele sabret, zamanı gelince sülerim” demişti. Ustam acaba hangi boyda güreştirecek diye düşünüyor, Kel Mehmet ile hesaplaşmak için büyükortada güreşmek için can atıyordu. Kel Mehmet’in köylülerinin söyledikleri onun kulağına da gelmişti ve onu kızdırmıştı. Gösterecekti onlara, Deli İsmail’in oğlu, Tosun Bey’in çete arkadaşı Yusuf’un kim olduğunu.
Seyirciler, güreş yerini çepeçevre doldurunca, düğün sahibi, yanında güveyi, yaşlı pehlivanlar ve ağalar ile gelip renkli kilimlerin üzerine serilmiş döşeklere oturdular.

Allı, morlu, sarılı, renk renk beşer arşın uzunluğundaki basmalar, donluklar, ağaçtan ağaca gerilmiş iplere asılmış, altına da bir keçi, bir koç ve alacalı bir tosun bağlanmıştı. Yusuf, bu ödülleri görünce daha da heyecanlandı, acaba bunlardan hangisi kendisine kısmet olacaktı? Biraz sonra, güreşleri idare edecek, pehlivanları dua ile çayıra salacak ihtiyar cazgır ortaya çıkıp bağırdı:
-Güleşler başliyeri! Önayak’a çıkacak minik pelvanlaa, minik aslanlaa hazır olsun!
Cazgırın sesiyle birlikte, meydanın dört bir yanından 10-13 yaş arası yarının başpehlivanları çayıra koştu. Kimisi pırpıtlıydı, kimininse pırpıtı bile yoktu, donunun paçalarını bağlayarak güreşe çıkmışlardı. Güreşlerin başlamasıyla, birlikte yarış atları da meydana girmeğe başlamıştı. Deliorman’daki güreşlerde, güreş ve at yarışları birlikte yürürdü. Küçük boylar güreşirken, küçüklerin bindiği taylar meydana girer, baş güreşler yapılırken de baş yürük atlar meydana gelirler, iki büyük heyecan birlikte yaşanırdı.
Cazgır, bu küçük pehlivanları sıraya dizip, boylarına, vücut yapılarına bakarak eşlendirdi ve şu duayı okudu:

Yirmi yiğit çıktı meydâne,
Hepsi birbirinden merdâne,
Analar çeker zahmeti,
Babalar bilmez kıymeti,
Boğa olur danadan,
Yiğit olur anadan,
Küçük görmeyin bu kızanları,
Onlar yarının başpehlivanları,
Allah Allah illallah Muhammedür resulullah,
Dualarla bu küçük pehlivanlara diyelim maşallah.

Cazgır, duanın arkasından küçük yiğitleri meydana saldı. Küçük leventlerle birlikte meydan şenlenmişti. Rakiplerini yenebilmek için birbirlerine kaplan gibi saldıran, yenildiği halde yenilmedim diyen ve bir daha tutabilmek için ağlayan bu küçük pehlivanların güreşleri, hakikaten görülmeğe değer güzellikteydi.

Küçük yiğitlerin cansiperane güreşleri, davul zurnanın yürekleri gümbürdeten sesiyle coşan, Deliormanlı ihtiyarların gözyaşları, ak sakallarından süzüle süzüle göğüslerine doğru akıyordu. Rakiplerini yenen küçük pehlivanlar, çalım sata sata düğün sahibinin önüne geliyor, pat çakıp sağ eliyle sağ dizine vurup büyüklerini selamlıyor, bahşişini alıyor, tekrar meydana gelerek ilk galip gelecek ile güreşmek üzere bekliyordu.

Kıran kırana şeklinde yarım saat kadar devam eden önayak güreşlerinde birinciliği alanın boynuna basma sarıldı. Birinci pehlivan, alkışlar, aferinler arasında babasının yanına gitti ve elini öptü, asıl bahşişi de babasından aldı, tam bir sarı lira.
Önayak güreşleri devam ederken, Yusuf’un ustası güreşe gelen pehlivanları soruşturunca, Kel Mehmed’in büyükortaya güreşeceğini öğrenmişti. Bu durumda, daha ilk güreşinde, üç dört yıldır büyükortada güreşen ve Yusuf’tan 3-4 yaş büyük Kel Mehmed’in karşısına Yusuf’u çıkarmanın uygun olmayacağını düşündü. Çünkü, Kel Mehmed, çok iyi bir güreşçiydi ve tecrübeliydi, Gerçi çırağına güveni vardı, onun bugünkü haliyle büyürortayı rahat kurtaracağına inanıyordu, ancak tecrübesi yoktu, tecrübesizliği sebebiyle daha ilk güreşinde yenilerek köye dönmesi maneviyatını kırıp güreşten soğumasına sebep olabilirdi.

Cazgır, küçükorta pehlivanları, hazırlansın, dediğinde ustası, kispetini ve ayaklara kadar uzanan güreş gömleğini giymiş halde hazır bekleyen Yusuf’a seslendi:
-Yusuf, namazını kıldın mı?
-Kıldım hocam.
-Afferin. Güleşten önce mutlaka iki rekat namaz kılmalısın. Çok önemlidir. Nası asker, muhabereye başlamadan, damat ile gelin gerdeğe girmeden iki rekat nemaz kılıyerse bu da aynı üledir. Hadi davran.! Gömleeni çıkaa! Bismillah diyip miidana çık.
Yusuf, hem büyük sevinç hem de heyecan içindeydi. İşte beklediği, ona Kırkpınar’ın yolunu açacak an gelmişti. Telaş içinde gömleğini çıkardı. Ustası kendi elleriyle kispetin paça bağlarını çok sıkı şekilde bağladı:
-Evladım Yusuf. Yağlı güleşte paçaları sıkı bağlamak çok mühimdir. Eğer paçaları sıkı baalamayıp rakibin parmaklaanı paçadan geçirirse yenildiinin habercisidir.
Yusuf’un gözleri Kel Mehmed’i arıyordu. Onun soyunmadığını, beklediğini gördü:
-Hocam! Mehmed niçin soyunmamış, hasta mı acaba?
-Hasta diil. Büyükortada güleşçekmiş.
Yusuf’un bütün neşesi gitmişti, o, Mehmed’le güreşip onu yenmenin ve ağzının payını vermenin hayallerini kuruyordu:
-Hocam! Ben de büyükortada güleşsem. Mehmed ile güleşmek istiyerin. Sağda solda benim için, o da pelvan mı diye konuşuyermiş? Ona cevabı miidanda vermek istiyerim.
-Evladım, Mehmed ile güleşçen günlee de gelcek. Ele sabret. O çok zorlu bir pelvan. İtiyar ustanı zorliyerim diye hepten pelvan olduunu mu saniyersin?


DEVAM EDECEK...

Logged
gönülderyası
Okur
*

Puan: +4/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 69



« Yanıtla #14 : Haziran 04, 2009, 12:14:38 ÖS »

Küçükorta pehlivanları çok hafif gelmişti


              Hocasının, Kel Mehmed’in büyükortada güreşmesi sebebiyle bu boyda güreşmesine müsaade etmemesi, Yusuf’un bütün neşesini kaçırmıştı, hocasına karşı, “Peki” demekten başka birşey diyemedi, ancak hocasının güreşteki gelişmesinin tam olarak farkında bulunmadığı düşüncesine kapıldı.
Dursun Pehlivan, Yusuf’un içinde bulunduğu ruh halini farketmişti:
-Evladım! Sabret, vakitsiz bir üst boyda güleşirsen ezilirsin. Sen Deliorman’da, ermeydanında güleşmeyi bu kadaa kolay mı saniyersin? Buradaki büyükorta pehlivanları, başka yerlerdeki başpehlivanlar ayarındadır. Hadi şimdi git güleşini yap. Allah, yardımcın olsun. Hasmından korkma. Ama üürettiim gibi bırak ilk hamleyi hasmın yapsın. İkinci hamleyi sen yap. Soora oyunları peş peşe yaparak sonuca git. Yusuf, hocasının “Hasmından korkma” sözüne bozulmuştu. O, dev olsa yine hasmından korkmazdı. “Hasmını küçük gürme” diseydi daa yakışık alırdı diye düşündü, ama düşündüklerini söylemedi, “Peki hocam” deyip meydana yürüdü.

Yusuf’tan başka, yedi pehlivan daha vardı. Cazgır, Yusuf’u, kısa boylu, enine geniş bir gençle eşleştirdi. Pehlivanlar, cazgırın duasını bitirmesinden sonra davul zurnanın çaldığı güreş havasıyla birlikte meydana yürüdüler. Peşrev çıkarmağa başladılar.
Davul zurnanın vurduğu Rumeli havasıyla coşan, Deliormanlı ak sakallı amca, yanındaki gence, “Evlat, Rumeli güleş havası, Deliorman, Plevne, Filibe, Üsküp, Rodoplar, Trakya, Batı Anandolu ve Kırkpınar’da çalınır. Estergon’u durak yeri yapan akıncı serdengeçtilerinin içli duygularını yansıtır. Anadolu havası dediğimiz havalarda da, orta, doğu, kuzey, güney ve güneydoğu Anadolu’da çalınan Köroğlu ile Sepetçioğlu çeşitlemeleri çalınır. Bunlar, Rumeli havalarına göre daha hareketli, daha gürültülü ve coşturucu bir ritim ile çalınır. Kastamonu yöresinde uşşak makamı ile güleş tutulur. Bu yörenin güreşçileri, Rumeli ve Köroğlu havası ile güreşemezler.” şeklinde büyük bir heyecanla bilgi veriyordu.

Yusuf, peşrev sırasında, keklik gibi seke seke yürüyordu. Yürümüyor, sanki uçuyordu, Kollarını açtıkça, avının üzerine çöreklenen bir kartalı andırıyordu. Seyredenler, maşallah demekten kendilerini alamadılar:
-Abe kim bu delikannı? Epten de güzel peşrev çıkarıyeri.
-Karalar’dan İsmeyil Ağa’nın evladı Yusuf.
-Maşallah diyin be kızana!
Peşrev biter bitmez Yusuf ve hasmı birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyarak helalleştiler ve güreşe girdiler. Hasmı Yusuf’un boyunun uzun olmasını fırsat bilip hemen tekten dalıp bir ayağını kapmak istedi. Fakat Yusuf, hasmının ne yapmak istediğini daha önceden sezinlediği için, rakibi ileri eğilince ustasının öğrettiği gibi bir elense çekip yüzü koyun yere düşürdü ve şak kündesiyle, bir elini arka taraftan rakibin bacakları arasından sokarak kasnağı, kispetin bel kısmını ön taraftan yakaladı ve diğer elle ensesinden bastırarak hemen aşırıp yeniverdi.

Yenilen çocuk da nasıl yenildiğini anlıyamamıştı. Çünkü güreş çok kısa sürmüş, herşey bir anda bitmişti. Yusuf, hemen eliyle kıspetine vurarak galibiyet temannasını çaktı, seyircileri selamladı. Zavallı hasmı hâlâ yerde gerçekten yenildim mi diye alık alık bakıyordu. Cazgır da bu kadar çabuk bir galibiyet beklemediği için Yusuf’un nasıl yendiğini görmemişti. Düğün güreşi gibi fazla güreşçinin katılmadığı güreşlerde cazgır aynı zamanda hakemlik görevi yapıyordu. Ama seyirciler bu güzel galibiyeti kaçırmamıştı:
-Afferin sarışın delikannıya. Maşallah yıldırım gibi çarptı.
-Ne gözel yendi. Allah nazardan saklasın.
-Kim bu delikannı bre!
-Karalardan İsmeyil Ağa’nın oolu.

Yusuf, hâlâ şaşkın şaşkın yerde oturan hasmının elinden tutarak yerden doğrulmasına yardım etti, koltuk altlarından tutup havaya kaldırarak helalleşti, hakem heyetinin yanına giderek bahşişini alıp, babası ile ustasının yanına geldi. Ellerini öptü. Babasının memnuniyeti, sırtını okşamasından belliydi Ustası da hem tebrik etti hem de tavsiyelerde bulundu:
-Afferin Yusuf. Tam istediim gibi güleştin. Ama ikinci güleşinda daa dikatli hareket it. Hasmını yere düşürür düşürmez emen kündeye geç. Aşıramazsan bi daa dene. Yine olmazsa, ayaklarınla iyice zaptet, sarmaya geç ve beklemeden çevir.
-Peki hocam.
Yusuf, o gün bütün rakiplerini çok kolay ve çok kısa zamanlarda yendi. Böylece küçükorta ödülünü kurtardı. Ve üç donluk basmayla ödül keçiyi aldı. Güreşlerde hiç zorlanmamıştı. Küçükorta pehlivanları çok hafif gelmişti. Hiç yorulmamıştı. Ustasından izin istedi:
-Hocam! Hiç yorulmadım. İzin verisen büyükortada da güleşmek istiyerim.
Hocası güldü Yusuf’a takıldı:
-Sabır oolum, sabır. Bi günde emen başpelvan olup bütün üdülleri toplama.
Az önce oğlunun ödülü almasıyla sevinen İsmail Ağa’nın, Yusuf’un sözleriyle hemen deliliği tutmuştu:
-Otur bre yerine! Hocandan daa iyi mi biliyersin. Emencecik kendini başpelvan mı saniyersin?
Yusuf, birşeyler söylemek istedi, ancak boğazına birşeyler tıkandı konuşamadı ve birşey demeden yanlarından ayrıldı. Bir kenara oturup güreşleri seyretmeğe başladı. Ödül olarak kazandığı keçinin bile yanına gitmemişti.

Dursun usta, İsmail Ağa’ya, “Yusuf’un şevkini kırdık galba” dedi. İsmail Ağa, sertçe, “Haddini bilsin, ustasından ii mi bilcek” şeklinde cevap verdi.
Güreşlerde büyükortada Oluklulu Kel Mehmed, birinciliğe ulaşmıştı, Oluklu Köylülerinin sevincine diyecek yoktu. İsmail Ağa’ya takıldılar:
-Adi İsmeyil Ağa. Yusuf’u Mehmed’in karşısında görmek istiyeriz. Bakaam, Mehmed’in karşısında da bugünkü kaa ızlı olcak mı?
İsmail Ağa, yakında görcez, diye kızgınca cevap verdi.


DEVAM EDECEK...

Logged
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: