mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« : Eylül 07, 2009, 10:55:46 ÖS » |
|
Bir gün Hasan Basri mecliste dostlarıyle sohbet ederken onlara: - Siz Hazret-i Peygamberin ashabına benziyorsunuz, dedi. Bunu işiten dostlarının bir kısmı bu müjdeye sevindiler. Bazılan da güldüler. Hasan Basri tebessümle: - Latife olsun diye söyledim Zira siz onlara nasıl benzeyebilirsiniz. Eğer siz şimdi onları görseydiniz, onIara mecnun derdiniz. Ve onlar sizi görselerdi, sizlere müslüman demezlerdi 
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #1 : Eylül 07, 2009, 11:04:18 ÖS » |
|
Hak Teâlâ bir hadis-i kudsî'sinde Davud (as)'a hitaben şöyle buyurdu:
"Ey Davud! Uyanık ol... Din kardeşine karşı yumuşak davran. Sana, benim isteğim doğrultusunda itaat etmeyene ve seninle muvafık olmayana dost ol ma. Çünkü o senin düşmanındır."
Buradaki yakazadan (uyanıklıktan) murad, gaflet uykusundan kurtulmaktır. Ve cehaletten berî olmaktır.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #2 : Eylül 07, 2009, 11:09:45 ÖS » |
|
Allahın, bir kulunu sevdiği nasıl anlaşılır? Bunun iki alameti vardır:
1- Ona tam iman etmiş olmak, yani hiç şüphe etmeden, doğru bir şekilde, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmak. 2- Onun kullarının dünyasına ve ahiretine hizmet etmek. Dünyasına hizmet etmek, mesela bir işini görmek, maddi yardımda bulunmak, çok sevab olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (İnsanlar, Allah’ın ıyalidir [kullarıdır], Allahü teâlânın en çok sevdiği kimse, onun ıyaline iyilik edendir.)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #3 : Eylül 08, 2009, 11:32:33 ÖS » |
|
Râbia-i Adviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem'e ve bir grup Cennet'e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi. O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu. Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat, yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-i Adviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O'nun rızâsını istiyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #4 : Eylül 09, 2009, 10:42:47 ÖS » |
|
zekatını vermeyenler Medine halkından Sâlebe, çok mala sahip olmak istiyordu. Ama hakkında hayırlısı çok mal mıydı onu hiç düşünmüyordu. Bu yüzden tam üç defa Efendimiz (sas)'e müracaat ederek zengin olması için dua etmesini istemiş, hatta sonuncu müracaatında da yemin ederek demişti ki: "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, istediğim serveti verirse yoksullara da çokça yardımda bulunacak, onların da ihtiyaçlarını karşılayacağım!.."
Bu kadar ısrardan sonra Efendimiz istediği duayı yapmış; "Sâlebe'yi istediğine kavuştur ya Rab!" diye niyazda bulunmuştu.
Bundan sonra Sâlebe'nin sahip olduğu koyun sürüsü kısa zamanda öylesine çoğaldı ki, 'cami güvercini' denen Sâlebe, artık vakit namazlarını bırak, cumalara dahi gelemiyor, çölün derinliklerinde sürüsünün arkasında sürünüp gidiyordu. Efendimiz, camiden çıkmayan Sâlebe'yi hiç göremez olunca:
- Yazık oldu Sâlebe'ye. Keşke hakkında hayırlı olanı isteseydi!.. diye hayıflanıyordu. İşte bu sıralarda zekât âyeti nazil oldu. İmkân sahibi zenginlere görevliler gönderildi. Zekâtlarını toplayıp hazineye getirecekler, oradan da ihtiyaç sahibi fakirlere dağıtacaklardı. Sâlebe'ye giden görevliler de durumu anlattılar.
- Gelen ayetler, zenginlerin zekât vermelerini emrediyor. Sen de zengin olduğundan zekât vermen gerekiyor, bunun için geldik, dediler. Buna beklenmedik tepki gösteren Sâlebe:
- "Bu çölde malın peşinde koşup kazanan benim, hiç ilginiz olmadığı halde hisse isteyen sizsiniz. Bu sizin istediğiniz şey haraçtan başka bir şey değildir!.." diyerek zekât memurlarını azarlayıp eli boş çevirdi. Sâlebe'nin bu tutumunu duyan Resulullah (sas) Hazretleri:
- Yazık oldu Sâlebe'ye, keşke mutlaka zengin olmayı değil de hakkında hayırlı olanı isteseydi, diyerek üzüntülerini bir daha izhâr etti. Bu olay üzerine Tevbe Sûresi'ndeki münafıkları anlatan âyetler nazil oldu:
- Münafıklardan bazıları da, mal mülk verip zengin ettiği takdirde yoksula yardım edeceklerine Allah'a söz verirler de, istedikleri mala kavuştuklarında cimrilik edip yoksulun hakkını vermezler!.. (76. ayet)
Ayet-i kerime, verdiği sözünde durmayan Sâlebe'nin münafıklar sınıfına kaydığını işaretliyordu. Bunu anlayan akrabaları, gidip ona derhal malının zekâtını vermesini, yoksa münafıklardan biri olarak damgalanacağını hatırlattılar. Yakınlarının zorlaması üzerine zekâtını alıp Resulullah'a gelen Sâlebe, yoksulun hakkını getirdiğini söyledi ise de Resulullah (sas) Hazretleri,: "Bu sizin yaptığınız, haraççılıktan başka bir şey değildir!" diyen Sâlebe'ye üzüntülü bir eda ile,:
"- Senin yardımını alamam artık Sâlebe. Allah Celle ve Âlâ men etti!.. karşılığını verdi. Resulullah (sas)'ın vefatından sonra Hazreti Ebû Bekir'e müracaat eden Sâlebe, sırasıyla Hazreti Ömer ve Osman'a da müracaat ettiyse de hepsi de,:
'- Resulullah'ın kabul etmediğini bize mi kabul ettirmek istiyorsun?' şeklinde karşılık verdiler. Hazreti Osman (ra) zamanında hasta yatağında son anlarını yaşadığı sıralarda kulaklarında Resulullah'ın ilk ikazları yankılanıyordu:
- Sâlebe! Çok malın sorumluluğu vardır. Yerine getirmezsen hakkında hayırlı olmaz. Mutlaka zengin olmayı değil, hakkında hayırlı olanı iste!.. Ama artık vakit çok geçmişti. Sâlebe, zamanında mükellefiyetini yerine getirmeyen zenginlere ibret örneği veriyordu bu tutumuyla.
Zaman
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #5 : Eylül 11, 2009, 07:36:18 ÖS » |
|
hz talha Medîne'nin asîl ve zengin ailelerinden birine mensuptu. Her gece evlerinde, eğlence ve içki toplantıları vardı. Zenginliği sâyesinde, bütün dünya nîmetlerini tatmak istiyordu... Daha kötüsü; birçok asil arkadaşları gibi, Puta tapmaktaydı.. Etrafında sayısız kadın ve kız dolaşıyordu. Fakat o, sadece biriyle evlenmek istedi. Haber yolladı. Evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym adlı bu hanımın, kocası, yeni ölmüştü. Şu cevabı verdi: - Yetîm oğlum büyüyünceye kadar, evlenmeyi düşünmüyorum.
Ümmü Süleym fakir olduğu halde, küçük oğlunu, üvey baba eline bırakmak istemiyordu.
Ebû Talhâ, çâresiz bekliyecekti!..
Evlenmem mümkün değil
Epeyce zaman sonra, bizzat kendisi gitti. Nezâketle evlenme teklifini tekrarladı:
- Oğlun artık büyüdü, Ey Ümmü Süleym!.. Kararını vermelisin, dedi.
O'nun niyetinin iyi olduğunu anlıyan zeki kadın, başka bir şeyden endişeliydi. Açık açık söylemeyi uygun buldu:
- Yâ Ebû Talhâ! Ne yazık ki, seninle evlenmem mümkün değil.
Neccar Oğulları Kabîlesinin bu en yiğit, en zengin ve en yakışıklı delikanlısı; hayretle sordu:
- Niçin?
- Çünkü sen, müşriksin. Putlara tapıyorsun.
Ebû Talhâ'nın hayreti arttı:
- Putlarımız sana, bir zarar mı verdiler? diye sordu. Ümmü Süleym, gâyet sâkin:
- Onlar kimseye; ne zarar verebilir, ne de fayda!.. dedi ve devam etti:
- Çünkü sen de biliyorsun ki; tahta putlarınızı, aşağı mahalledeki marangoz köleleriniz yapmaktadır! Taş ve toprak putllarınızı da, yukarı mahalledeki köleleriniz yaparlar.
Ebû Talhâ gözlerini açmış, evlenmek istediği kadını dinliyordu. O, sözlerini şöyle tamamladı:
- Taptığınız putları, ateşe atsan yanar! Kayaya çarpsan dağılır, toz olurlar! Senin gibi asîl bir efendinin işe yaramaz oyuncaklara secde etmesi, yakışır mı?
Biraz düşüneyim...
Zekî Medîneli, ne diyeceğini şaşırdı, sâdece sordu:
- Peki sen, nelere inanıyorsun? Nasıl düşünüyorsun?
Kadın, cevap verdi:
- Seni, beni, yeri, göğü yaratan ve yaşatan ve öldüren Allah; birdir ve büyüktür. Muhammed aleyhisselâm, O'nun kulu ve elçisidir. İşte, benim inandığım budur.
Zengin delikanlının aklı karıştı:
- Biraz düşünmek istiyorum! diyebildi.
Tek başına kaldığı zaman, gerçekten uzun uzun düşündü. Sonra tekrar, Ümmü Süleym'in yanına vardı.
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh. diyerek, Kelime-i Şahâdet getirdi. Müslümanlık şerefine erişti.
Ebû Talhâ kelime-i şehâdet getirip Müslüman olunca, O mü'mine hanım da:
- Ey Ebû Talhâ! Şimdi seninle, hiçbir karşılık istemeden; evlenmeyi kabul ediyorum, dedi.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #6 : Eylül 12, 2009, 09:25:47 ÖS » |
|
Hasan Basri Hazretleri: "Bir gün Basra Sokaklarında abid bir genç ile dolaşırken ansızın bir tabibe rastladık. Bir kürsi üzerinde oturmuş, etrafında erkek, kadın ve çocuklardan kalabalık bir cemaat var. Her biri kendi hastalığın ayarayacak bir ilaç soruyordu. Yanımdaki genç irşad maksadı ile ileri geçerek: "Ey tabip! Yanınızda günah illetine uğrayanlara şifa verecek bir ilacınız var mı?" dedi. Hekimin kemal-i hayretle elini başına koyup düşündüğünü gördük sonra içlerinden divanelerden biri: "Erenler biraz dinlerseniz oderdin devasını şöyle tarif edeyim:
Tevbe kökünü, istiğfar yaprağı ve tevazu dalları şile karıştırıp gönül havanına koyarak, haya suyunu üzerine döküp, tevhid tokmağı ile güzelce dövmeli. İnsaf eleğinden geçirip göz yaşı ile pişirip, muhabbet balından katarak, şükür kasesine doldurup reca yelpazesiyle soğutup, hamd ve kanaat kaşığı ile gece gündüz yemeli. :Günah illetine tutulanların devası budur" der. Allah ehli olan yanındaki cemaata dönerek:
"Ehl-i irfanım deye kimseyi tan etme sen
Defter-i irfana sığmaz söz gelir divaneden" der
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #7 : Eylül 13, 2009, 11:26:57 ÖS » |
|
Hatimi Esam hazretleri, İslam büyüklerinden Şakiki Belhi’nin talebesi idi. Bir gün kendisine sordu: Otuz üç senedir buraya geliyor, beni dinliyorsun, bu sürede benden ne öğrendin? Hatimi Esam, sekiz şey öğrendim, dedi ve bunları şöyle sıraladı: Birincisi, baktım insanların sevdiği değer verdiği şeylerin bir kısmı, ölüm yatağına kadar, bazıları öldüğü vakte kadar, bazıları da, mezara girinceye kadar, arkadaşlık ediyor ve sonra onları yalnız ve zavallı olarak bırakıp ayrılıyorlar. Onunla beraber hiçbiri mezara girmiyor, dert ortağı olmuyor. Bu hali görünce, aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibadetlerden başka mezarda da onunla beraber olacak sadık bir sevgili bulunmadığını gördüm. Dost olarak onları seçtim ve onlara sarıldım. İkincisi, insanlara baktım, herkes, arzuları, keyifleri peşinde koşuyor, nefsin şehvetleri arkasında yürüyor. Şu mealdeki ayet-i kerimeyi düşündüm: “Allahü teâlâdan korkarak nefislerine uymayanlar, elbette Cennete gideceklerdir”. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamaya karar verdim ve arzularını, şehvetlerini yapmadım. Nihayet teslim olarak, ibadetlerden kaçan o nefsin, şimdi Allahü teâlâya itaate koştuğunu gördüm.
Üçüncüsü, herkesin dünyada binbir sıkıntıya girerek, dünyalık toplamaya uğraştıklarını gördüm. Şu mealdeki ayeti kerimeyi düşündüm: “Dünya malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır! Ancak Allah rızası için yaptığınız iyilikler ve ibadetler sizinle beraber kalacaktır!” Dünya için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukaraya dağıttım! Yani zayi olmamaları için, Allahü teâlâya ödünç verdim. Dördüncüsü, insanlara baktım, başkalarını beğenmediklerini gördüm. Buna sebep, birbirlerine hased etmeleri, birbirlerinin mevkilerine, mallarına ve ilimlerine göz dikmeleri olduğunu anladım. Şu mealdeki ayeti kerimeyi düşündüm: “Dünyadaki maddi, manevi bütün rızklarını aralarında taksim ettik.” Allahü teâlânın ezelde yaptığı taksime ve çalışınca Rabbimin gönderdiğine razı oldum ve bütün Müslümanlarla sulh üzere olup, herkesi sevdim ve sevildim. Beşincisi, insanlara baktım, birçokları insanlık şerefini, kıymetini, amirlikte, müdürlükte, evlad ve mal çokluğunda aramaktalar ve bunlarla iftihar etmekteler. Şu mealdeki ayeti kerimeyi düşündüm: “En şerefliniz ve en kıymetliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınızdır.” İnsanların yanıldıklarını, aldandıklarını anladım ve takvaya sarıldım. Rabbimin affına ve ihsanlarına kavuşmak için, Ondan korkarak İslamiyetin dışına çıkmadım, haramlardan kaçtım. Altıncısı, isanlara baktım. Birbirlerinin mallarına, mevkilerine ve ilimlerine göz dikerek, ayrılıklara düştüklerini, birbirlerine düşmanlık ettiklerini gördüm ve bir ayet-i kerimenin şu meali âlisini düşündüm: “Sizin düşmanınız şeytandır. Yani, sizi, Allah yolundan, Müslümanlıktan ayırmak için uğraşanlardır. Bunları düşman biliniz.” Şeytanı ve onun gibi Müslümanlarla uğraşanları düşman bilip, sözlerine aldanmadım, onlara uymadım. Yedincisi, baktım herkes yiyip içmek, para kazanmak için uğraşıyor. Bu yüzden haram ve şüpheli şeylere de dalıyorlar ve zillete düşüyorlar. Bir ayet-i kerimenin şu meali âlisini düşündüm: “Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmeyen yer yüzünde bir canlı yoktur.” Kur’an-ı kerimin elbette doğru olduğunu ve o canlılardan biri olduğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine, elbette göndereceğine güvenerek Onun emrettiği gibi çalıştım.
Sekizincisi, baktım herkes, bir kimseye veya bir şeye güveniyor. Bazıları altınlarına, mal ve mülküne, bazıları sanatına ve kazancına, bazıları mevki ve rütbelerine, bazıları da kendi gibi bir insana güveniyor. Şu âyeti kerimeyi düşündüm: “Allahü teâlâ, yalnız kendisine güvenenlerin her zaman imdadına yetişir.” Her işimde yalnız Allahü teâlâya güvendim. O emir ettiği için çalıştım; fakat yalnız Ondan istedim.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #8 : Eylül 14, 2009, 10:20:27 ÖS » |
|
hz mevlana ve ölüm Mevlâna, son zamanlarda söylediği bir gazelinde. "Öldüğüm gün, tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma.. Bana ağlama,"yazık yazık, vah vah deme. Şeytanın tuzağına düşersen, vah vah'ın sırası o zamandır, yazık yazık o zaman denir.. Cenazemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme, benim, buluşmam, görüşmem o zamandır. Beni mezara koydukları zaman "elveda elveda" deme.. Mezar cennet kapısının perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir. Sana batma görünür ama, o aslında doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmadır. Mezar ise hapishane gibi görünür ama, aslında can'ın hapisten kurtuluşudur. Yere hangi tohum atıldı da bitmedi. Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun. Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı. Can Yusufu kuyuya düşünce, niye ağlasın. Bu tara/ta ağzım yumdun mu. o tarafta aç.. Çünkü artık, hayhuydan uzak. mekânsızlık ûlemindesin" diyordu. Bu "vuslat" zevki içinde Mevlâna, ölüm gününü bir gam. bir üzüntü günü olarak değil, bir zevk ve nes'e günü olarak kabul ediyordu. Diyor ki, "Eğer mezarımı ziyarete gelirsen, üstümeki toprak yığınını rakseder görürsün.. Ey kardeşim, meclisime de/siz gelme.. Çünki, Hudâ Meclisi'nde gamlı olmak, yaraşmaz. Çenem bağlanmış mezarda yatmadayım amma, ağzım sevgilinin ebedi sarhoşluğunu durmadan emmededir.."
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #9 : Eylül 25, 2009, 10:53:06 ÖS » |
|
"Yapman gereken hayırlı, yararlı işleri yarına bırakma. Bakarsın yarın olur da, sen olmazsın." Hz. Ali
Hz. Fâtıma da diğer müslümanlar gibi yarı aç yarı tok yaşıyordu; Peygamber kızı olmasından dolayı hiçbir ayrıcalığı yoktu. Hz. Ali'nin ekonomik durumu genelde iyi olmamasına rağmen Beytü'l-Mal'den haklarından fazla bir şey almadılar. Hz. Ali ticaret yapıp dünya malı biriktirme yerine Hz. Peygamber'in kâtipliğini yapıyor, İslâm ümmeti için ilim biriktiriyordu. Hz. Fâtıma ise avuçları kabarana kadar un öğütüp kendi işini kendi yapıyordu. Bu yuvada katı kurallar yoktu; Hz. Ali ev işlerinde Hz. Fâtıma'ya yardımcı oluyordu. Hz. Fâtıma da Hz. Ali'ye. Fâtıma'nın ev işlerinde çok yıprandığını gören Hz. Ali Peygamberimize gelerek bir hizmetçi verip veremeyeceğini sorduğunda Hz. Peygamber, "Ya Fâtıma, ALLAH'tan kork; Rabbinin farzını ifâ et; eşinin hizmetine bak. Yatağına girdiğinde otuz üç defa tesbih oku, otuz üç defa hamd et, ve otuz dört defa tekbir getir. Bunların toplamı yüzdür; bunları okuman senin için daha hayırlı olacaktır" diyerek bu isteği geri çevirdi; onlar da razı oldular.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #10 : Eylül 26, 2009, 09:34:07 ÖS » |
|
tövbesi kabul olanlar
Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip " (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu. Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Oradakilere: -Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca: -Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler. Musa aleyhisselâm: -Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler. Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti: -Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir? Allahü teâlâ: (Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #11 : Eylül 28, 2009, 11:00:47 ÖS » |
|
Ali (r.a) ve Zırhı
Hazret-i Ali (r.a) ın, halifeliği zamanında, Kufe de zırhı kayboldu. Bir müddet sonra bir Hrıstiyan ın yanında ortaya çıktı. Hazret-iAli (r.a) onu hakimin huzuruna götürdü.
-Bu zırh benim malımdır; onu ne sattım, ne de birine bağışladım; şimdi onu, bu adamın yanında buldum,diye iddia etti.
Hakim: -Halife iddiasını söyledi, sen ne dersin? diye Hıristiyan a sordu. O, bu zırhın, kendi malı olduğunu, aynı zamanda halifenin sözünü yalanlamadığını, söyledi. Hakim Hazret-i Ali (r.a) na dönerek
- Sen iddia ettin, bu şahıs ise inkar ediyor. Bu durumda iddian için şahit getirmen lazım, dedi. Hazret-i Ali (r.a) güldü ve
- Hakim doğru söylüyor, şimdi şahit getirmem gerek, fakat hiç bir şahidim yok, dedi. Hakim, iddia edenin şahidinin olmamasına dayanarak, hrıstiyan ın lehine karar verdi. O da zırhı aldı ve gitti. Fakat, zırhın, kimin malı olduğunu daha iyi bilen Hristiyan ın, bir kaç adım yürüdükten sonra vicdanı uyandı ve geri dönerek
- Böylesine bir hükümet ve davranış şekli alelade insanların keyfinden değil, peygamberlerin hükümet tarzıdır, dedi ve - Zırh Ali nindir diye itiraf etti.
Kısa bir zaman sonra, onu, müslüman olarak Hazret-iAli (r.a) ın sancağı altında, Nehrivan harbinde, savaşırken gördüler.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
mehmet01
Katilimci

Puan: +6/-0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 215
|
 |
« Yanıtla #12 : Kasım 05, 2009, 04:52:24 ÖS » |
|
sa, kardeşler,
Seyyid Eyyub bin Sıddik (Menakıb-ı Çihar yar-i güzin) kimdir tam olarak bu kitap güvenilir midir? bilen varsa lütfen okuduğum kıssalar akıl sağlığımı bozdu,içimden okumak geliyor ama okumakta aklımı bulandırıyor yardım edeceklere şimdiden Allah razı olsun diyorum.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|